Meral Danış Beştaş: Barışı daha güçlü zorlamak gerekiyor
- 09:01 15 Ocak 2026
- Güncel
Melike Aydın
İSTANBUL - Meclis’te kurulan komisyonu, Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê’ye yönelik saldırıları ve İran’da yükselen halk ayaklanmalarını değerlendiren Meral Danış Beştaş, “İki kardeşten biriyle barışıp diğerine savaş ilan edemezsiniz. Kürt halkı bunu kabul etmiyor, biz de etmiyoruz” dedi.
Meclis bünyesinde kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu tarafından oluşturulan rapor hazırlama ekibinin çalışmalarına başladığı bir süreçte, Suriye’nin Halep kentinde Kürtlerin yaşadığı Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê mahallelerine yönelik saldırılar ile İran’da yeniden yükselen halk isyanları bölgedeki gerilimi daha da derinleştiriyor. Halep’e bağlı Kürt mahallelerine yönelik saldırılar, Türkiye’nin Suriye politikasına ve Meclis’te yürütülen “barış ve kardeşlik” tartışmalarına dair soru işaretlerini artırırken, İran’daki protestolar da Ortadoğu genelinde otoriter politikalara karşı biriken toplumsal öfkeyi görünür kılıyor. Bölgedeki bu gelişmeler, barış ve demokratik çözüm arayışlarının ne kadar kırılgan bir zeminde ilerlediğini bir kez daha ortaya koyuyor.
Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Eşsözcüsü Meral Danış Beştaş, Meclis’teki komisyonun sınırlarını, Halep saldırılarını, İran’daki protestoların bölgesel etkilerini ve barış mücadelesinin neden ısrarla sürdürülmesi gerektiğini anlattı.
“Herkesin kendisiyle yüzleşmesi, güvenlikçi anlayışın bugüne kadar hiçbir çözüm üretmediğini kabul etmesi gerekiyor.”
*Milli Dayanışma, Barış ve Kardeşlik Komisyonu’nun son toplantısını nasıl değerlendiriyorsunuz? Komisyonun mevcut siyasal tabloda gerçek bir demokratik çözüm üretme zemini kapasitesi var mı?
TBMM bünyesinde Kürt meselesinin çözümüne dair, demokrasi eksenli bir komisyonun kurulmasının önemli olduğunu biz uzun süredir ifade ederek geldik. Çünkü Kürt meselesi bugüne kadar demokratikleşmeyle olan bağı reddedilerek, güvenlikçi bir perspektifle, inkâr, imha ve asimilasyon politikalarıyla ele alındı. Komisyonun kurulması ve partilerin katılımı elbette önemlidir; ancak bu, Kürtlere ve Kürt meselesine yaklaşımın köklü biçimde değiştiği anlamına gelmiyor. Nitekim son bir haftada Halep’e yönelik saldırılar, Suriye’de Şam yönetiminin ve Türkiye’nin SDG’ye ve Kuzeydoğu Suriye’de yaşayan Kürt halkına yaklaşımı bu gerçeği bir kez daha çıplak biçimde ortaya koydu. Bu nedenle herkesin kendisiyle yüzleşmesi, güvenlikçi anlayışın bugüne kadar hiçbir çözüm üretmediğini kabul etmesi gerekiyor.
Biz parti olarak ve komisyon üyeleri olarak Kürtlere yaklaşımın artık değişmesi gerektiğini savunuyoruz. Demokratik çözüm, barış ve halkların eşit birlikteliğini esas alan bir perspektifte ısrar ediyoruz. Bu noktada en önemli çerçeveyi Sayın Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat Çağrısı ve sonrasında yaptığı açıklamalar oluşturuyor. Sayın Öcalan, Kürt-Türk kardeşliğinden söz ederken eşitsizliği ya da egemenliği değil, adil, demokratik ve özgür bir yaşamın nasıl mümkün olacağını tarif ediyor. Komisyon şu anda ortak rapor yazım aşamasında; tüm partiler kendi raporlarını sundu ancak bu raporların büyük bölümü çözüm ve demokratikleşme iradesini yansıtmaktan uzak, güvenlikçi ve karşıtlık dilini hâlâ koruyan metinler oldu.
Buna karşın ortak raporun bu anlayışla ilerlemesi mümkün değil. Komisyonun amacı, hiçbir partinin tek başına dayatmadığı, karşılıklı esnemeyle herkesin yararına bir sonuç üretmektir. Yazım ekibinde yer alan arkadaşımız Cengiz Çiçek aracılığıyla önerilerimizi büyük ölçüde tamamladık. Ortak raporda bir çerçeve yasa ihtiyacı öne çıkıyor; adı barış yasası ya da başka bir isim olabilir. Bu çerçevede silah bırakanların geri dönüşü, siyasal ve toplumsal hayata katılım, siyasi mahpusların özgürlüğü, devam eden soruşturma ve kovuşturmaların durumu, kayyım uygulamalarına son verilmesi, anadilinde yaşamın önündeki engellerin kaldırılması, infaz yasası ve umut hakkı mutlaka yer almalı. Ayrıca Sayın Öcalan’ın bu sürecin temel muhatabı olduğu ve özgür, çalışır koşullara sahip olmasının gerekliliği raporda açıkça ifade edilmelidir.
“İki kardeşten biriyle barışıp diğerine savaş ilan edemezsiniz. Kürt halkı bu konuda çok net: Halep biziz. Orada hedef alınan siviller, kadınlar ve çocuklar biziz.”
*Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê mahallelerine saldırının ardından özellikle Kürt halkının nezdinde komisyonun çok da öneminin kalmadığına, hatta komisyonun Kürt halkını odağından uzaklaştıran, oyalayan bir misyonu olduğuna dair bir görüş gelişiyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Komisyonun hâlâ bir işlevi var mı?
Bu tartışmaların hiçbirini uzaktan izleyen bir yerde değiliz; tam tersine sahadayız, halkın içindeyiz. Gittiğimiz her yerde aynı sorularla karşılaşıyor, doğrudan yüz yüze tartışıyoruz. Gerçekten çözüm isteyen, barıştan yana olan ve başta Kürt halkı olmak üzere bu meseleyle yüreği yanan çok geniş bir toplumsal kesim olduğunu net biçimde görüyoruz. Ancak son haftalarda özellikle bilinçli bir şekilde devreye sokulan, Kürt siyasal hareketini zayıflatmayı hedefleyen, spekülasyonlarla toplumsal güveni aşındırmaya çalışan örgütlü bir manipülasyon dalgası da var. Bu saldırıların halkın gerçek duygularını yansıtmadığını; aksine çözüm karşıtı, kirli odakların ve darbe dinamiklerini besleyen bir yönelimin parçası olduğunu düşünüyoruz.
Bunun somut örneklerini de yaşadık. Ankara’da yapılan kadın mitingi üzerinden, kadın mücadelesini hedef alan ve bizi Kürt halkının karşısındaymış gibi göstermeye çalışan bir algı operasyonu yürütüldü. Oysa o mitingde barış konuşuldu, Halep konuşuldu, yaşananlar en yakıcı hâliyle ele alındı. Bir yanda hakikat var, diğer yanda bu hakikati çarpıtan bir algı yönetimi. Asıl gündem ise çok açık: Halep’e yönelik saldırılarda Türkiye’nin rolüne dair artık gizlenemeyen bir gerçeklik var. Bakanların açıklamaları, diplomatik temaslar, SDG’nin masadan kalkılan görüşmelere ilişkin beyanları ve hemen ardından gelen saldırılar, Türkiye’nin Suriye politikasının ciddi biçimde sorgulanmasını zorunlu kılıyor.
Türkiye’de “barış, kardeşlik, birlikte yaşam” söylemi kurulurken Halep’te, Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê’de yaşayan Kürtlere düşmanlık yapılması büyük bir çelişkidir ve kabul edilemez. İki kardeşten biriyle barışıp diğerine savaş ilan edemezsiniz. Kürt halkı bu konuda çok net: Halep biziz. Orada hedef alınan siviller, kadınlar ve çocuklar biziz. Biz de ilk günden itibaren bu saldırıları mahkûm ettik. Ancak buradan “süreç bitti” sonucunu çıkarmak yerine, barışı daha güçlü zorlamak gerektiğine inanıyoruz. Sayın Abdullah Öcalan’ın tarihsel çağrısı, fesih ve silah bırakma iradesi tam da bu nedenle görmezden gelinemez. Biz savaşı değil, barışı büyütmek istiyoruz.
En büyük sorunlardan biri güvendir ve Halep bu güvensizliği derinleştiren büyük bir kırılma yarattı. Bu güveni yeniden tesis etmesi gereken iktidardır. Biz sahada barış dilini ve barış psikolojisini kurmaya çalışırken, medyada hâkim olan savaş ve düşmanlık dili toplumu daha da kutuplaştırıyor. Bu dili reddediyoruz. SDG’yi ve Kürt halkını topyekûn düşman ilan eden anlayış dün de çözüm üretmedi, bugün de üretmiyor. Üstelik Halep’te yaşananlar açık savaş suçlarıdır: Siviller hedef alınıyor, kadınlar katlediliyor, hastaneler bombalanıyor. Buna rağmen biz hakikatin, barışın ve eşitliğin dilini kurmaktan vazgeçmeyeceğiz; eleştirmeye, kınamaya ve barışı savunmaya devam edeceğiz.
“Halep’te, Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê’de Kürt halkı canı pahasına insanlığa bir vicdan dersi verdi. Kimsenin toprağında, evinde gözü olmayan; özgür, eşit ve demokratik bir yaşamı savunan bir halktan söz ediyoruz.”
*İran’da son dönemde yeniden yükselen ayaklanmalar ve devletin sert müdahaleleri söz konusu. Hemen ardından Suriye’de Kürtlerin yaşadığı iki mahalleye saldırı düzenlendi. İran’daki bu gelişmelerin Suriye sahasıyla ve bölgesel güç ilişkileriyle nasıl bir bağı olduğunu düşünüyorsunuz?
Ortadoğu’daki hiçbir gelişmeyi birbirinden bağımsız değerlendiremeyiz; dünyada yaşananları da çok daha geniş bir perspektiften okumak zorundayız. Bugün çıkar çatışmalarının, savaşların belirlediği; ahlaki, vicdani ve hukuksal tüm ilkelerin askıya alındığı bir atmosferde yaşıyoruz. İran’da yaşananlar da bu bağlamdan kopuk değil. Rojhilat’ta Kürt halkına yönelik yoğun saldırılarla birlikte, diğer muhalif kesimlere dönük baskılar, idamlar, kadınlara yönelik sistematik şiddet ve ağır hak ihlalleri var. Bu nedenle İran’daki protestolar tek bir başlığa indirgenemez; ekonomik krizden otoriter rejimin yarattığı derin adaletsizliğe kadar birleşen güçlü bir halk itirazı söz konusu.
Rejimin son günlerde düzenlediği “destek yürüyüşleri” bile aslında bu halk hareketi karşısında ne kadar sıkıştığını gösteriyor. Kürt meselesi açısından baktığımızda ise İran’da uzun yıllardır süren baskıcı ve inkârcı bir sistemle karşı karşıyayız. İdamların arttığı, düşüncenin ve örgütlenmenin bastırıldığı bu düzende Kürt halkı, Sykes-Picot’la çizilen sınırlara itirazını yüksek sesle dile getiriyor; kendi diliyle, kimliğiyle, demokratik bir yaşam talebini savunuyor. Bu itiraz sadece İran’la sınırlı değil, bölgesel ve tarihsel bir demokratik mücadeleyi ifade ediyor.
Kuzeydoğu Suriye’ye geldiğimizde ise özellikle 10 Mart Mutabakatı üzerinden yürütülen bilinçli bir propaganda var. Israrla SDG’nin bu mutabakata uymadığı iddia ediliyor; oysa bu tamamen asılsızdır. Asıl görülmesi gereken, Şam yönetiminin bu süreçte nasıl desteklendiği ve yönlendirildiğidir. 1 Nisan anlaşmasına rağmen SDG’nin Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê’den çekildiğini ilan etmesine karşın, buna uymayan bir Şam iktidarı vardır. Buna rağmen gerçekler tersyüz edilerek Kürtlere karşıtlıkta ortak bir zemin oluşturulmak isteniyor. İktidara yakın kalemlerin tehdit dili de bu yaklaşımın bir parçasıdır.
Kürt halkı ise bu tabloya çok net bir yanıt veriyor: “Bize yaklaşım Halep’e yaklaşımdır, Rojava’ya yaklaşımdır.” Bu gelişmeler birbirinden bağımsız değildir; en azından doğrudan birbirini etkileyen bir bütünlük içindedir. Halep’te, Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê’de Kürt halkı canı pahasına insanlığa bir vicdan dersi verdi. Kimsenin toprağında, evinde gözü olmayan; özgür, eşit ve demokratik bir yaşamı savunan bir halktan söz ediyoruz. Bugün dünyanın dört bir yanında, Avrupa’dan diğer kıtalara kadar yükselen dayanışma eylemleri de bunun görmezden gelinemeyecek bir gerçek olduğunu gösteriyor.
“Yüz binlerce insanın yaşadığı iki mahalleye, binlerce tankla, ağır silahlarla donatılmış güçlerin saldırdığını düşünün. Bundan daha ağır bir tablo olabilir mi?”
*Birleşmiş Milletler’in (BM) hem Suriye’deki savaş suçları hem de İran’daki hak ihlalleri karşısındaki sessizliği sıkça eleştiriliyor. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz ve BM’nin bu tutumu uluslararası hukukun ve insan hakları mekanizmalarının meşruluğunu nasıl etkiliyor?
Birleşmiş Milletler’in bugün geldiği noktada kendi meşruiyetini ciddi biçimde tartışmaya açtığını düşünüyorum. Çünkü bu kurum, tavırsızlığıyla ve etkisizliğiyle hem Gazze’de hem de şimdi Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê’de yaşananlar karşısında sınıfta kalmıştır. Çok sinik, çok sönük ve açıkçası etkisiz bir rol oynuyor. Etkili kararlar alamıyor, aldığı kararları da uygulatamıyor. Bu durumda uluslararası hukukun ne işe yaradığı sorusu kaçınılmaz hâle geliyor.
Eğer açık biçimde savaş suçları işleniyorsa ve buna karşı yalnızca yarım ağız, silik açıklamalarla geçiştiriliyorsa, bunu sorgulamak hepimizin hakkıdır. Biz de bunu kabul edilemez buluyoruz. İlk günden beri Birleşmiş Milletler’i göreve davet ettik: Bu savaş suçlarını durdurmaya, bu katliamları önlemeye çağırdık. Ancak maalesef bu konuda etkili bir çaba içinde olmadılar.
Anlatırken bile insanın tüyleri diken diken oluyor. Yüz binlerce insanın yaşadığı iki mahalleye, binlerce tankla, ağır silahlarla donatılmış güçlerin saldırdığını düşünün. Bundan daha ağır bir tablo olabilir mi? Buna rağmen dünya genelinde tepkiler açıklamalar düzeyinde kaldı. Evet, Fransa’dan ABD’ye, Trump’ın açıklamalarından sonra devreye giren arabuluculuk mekanizmalarına kadar bazı adımlar atıldı ama bu süreç bu kadar uzamamalıydı. En başından buna izin verilmemeliydi.
Sonuçta Beyaz Saray’da ağırlanan bir Şam hükümeti lideri var. Bu süreç onların bilgisi ve dahli olmadan yürütülebilir miydi? Neden bu noktaya kadar getirildi? Burada tehdit edilen şey tek tek aktörler değil; topyekûn bir halktır. İnsanlar açık biçimde katliamla tehdit ediliyor. Bu nedenle uluslararası hukuk bugün ciddi bir meşruiyet krizi yaşıyor. Uygulanmayan kuralların kimseye faydası yoktur. Hukuk, uygulanmadığı anda anlamını yitirir. Bizim eleştirilerimiz, tepkimiz ve protestomuz bu yüzden nettir. Bu mekanizmalar işletilmelidir. İşletilmesi için mücadelemize elbette devam edeceğiz. Ama aynı zamanda bu sürece dair eleştirilerimizin ve itirazlarımızın da güçlü biçimde kayda geçmesini istiyoruz.
“Tarih bize çatışmalı dönemlerin barışa dönüşebileceğini gösteriyor. Biz de bu dönüşümü mümkün kılmakla kendimizi sorumlu hissediyoruz.”
*Suriye’deki gelişmeler, İran’daki iç dinamikler ve Türkiye’nin güvenlik merkezli politikaları birlikte düşünüldüğünde, sizce bölge halkları açısından yeni bir çatışma dalgası mı yoksa demokratik çözüm olanakları mı öne çıkıyor? Bu tabloda HDK nasıl bir yol ve mücadele hattı öneriyor?
HDK olarak bileşenlerimiz ve kurullarımızla birlikte Türkiye’de demokratik bir yaşama can vermek için yoğun bir mücadele yürütüyoruz. Türkiye’deki sürecin barışa ve demokratik topluma evrilmesi için özellikle batı illerinde temaslarımızı sürdürüyoruz. Kendi rolümüzü, özgür ve demokratik bir yaşamın inşasında sorumluluk almak olarak görüyoruz. Toplumun farklı kesimlerini bir araya getirmeyi, birlikte mücadeleyi ve ortak üretimi esas alıyoruz. Gittiğimiz her yerde bunun ne kadar yakıcı bir ihtiyaç olduğunu görüyoruz; çünkü insanlar tek taraflı propaganda kuşatması altında hakikate ulaşamıyor. Bizim görevimiz bu kuşatmayı kırmak ve gerçekleri görünür kılmaktır.
Dünyadaki gelişmelere kayıtsız değiliz. İran’da yaşanan baskılara karşı sözümüzü söylüyor, Kuzey ve Doğu Suriye’de Alevilere, Dürzilere ve Kürt halkına yönelik saldırılar karşısında sessiz kalmıyoruz. Alevi kurumlarıyla birlikte dayanışma çalışmaları yürüttük; bugün de Kürt halkıyla dayanışmayı büyütmeyi, bu mücadelenin barışa ve demokratik dönüşüme evrilmesi için çalışmayı sürdürüyoruz. Farklı düşünsek bile insanlık değerleri ve temel haklar etrafında buluşabileceğimize inanıyoruz.
Suriye’deki gelişmeler, İran’daki süreç ve Türkiye’nin güvenlikçi politikaları birlikte ele alındığında, bunların çözüme evrilmesi mümkündür. Tarih bize çatışmalı dönemlerin barışa dönüşebileceğini gösteriyor. Biz de bu dönüşümü mümkün kılmakla kendimizi sorumlu hissediyoruz. 2013–2015 çözüm sürecinin nasıl sabote edildiğini bugün daha net görüyoruz; Suriye’de ise barışı ve Kürt halkının özgür-eşit yaşamını istemeyen uluslararası müdahaleleri doğru okumak gerekiyor. Biz olmazları değil, olurları konuşuyoruz.
Düşmanlaştırıcı dile rağmen bunun kimseye faydası olmadığını anlatmaya devam edeceğiz. Bu bir teslimiyet değil, sözümüzü ve eylemimizi daha güçlü ortaya koyma iradesidir. Avrupa’da, dünyada ve Türkiye’nin birçok kentinde yükselen tepkiler bunu gösteriyor. Halktan daha büyük bir güç yoktur. İran’daki kitlesel protestolar ve Rojava’ya, Halep Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê’ye yönelik saldırılara rağmen eşitlikten, özgürlükten ve onurlu yaşamdan yana milyonların varlığı umudu büyütüyor.







