Fail savcı, mekân adliye!

  • 09:06 15 Ocak 2026
  • Güncel
Semiha Alankuş
 
HABER MERKEZİ – Fail savcı, katledilmek istenen hâkim, mekân ise bir “hukuk-adalet” binası! Aynı zamanda kadın hâkim, faile karşı koruma kararı da aldırtmış. Bu durum istisnai bir durumdan ziyade hukukun nasıl işlediğinin göstergesi.
 
Yeni yıla girildiğinde basın kurumları, kadın örgütleri, araştırma merkezleri geçtiğimiz yıla ilişkin şiddet verilerini paylaştı. Rakamlar birbirinden farklı olsa da bu verilerin gösterdiği hakikat, kadınların katledilmesi oldu.
 
Bu tabloya baktığımızda, “nedenleri ve nasıl çözüm bulunur” soruları tartışılırken, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 23. Ceza Dairesi’nde bir erkek savcı, bir kadın hâkimi ateşli silahla katletmek istedi. Mekân oldukça dikkat çekici. “Hukukun uygulandığı” bir mekân! Fail savcı, katledilmek istenen hâkim, mekân ise bir “hukuk-adalet” binası! Aynı zamanda kadın hâkim, faile karşı koruma kararı da aldırtmış. Bu durum istisnai bir durumdan ziyade hukukun nasıl işlediğinin göstergesi.
 
Bu saldırı, kadınların hiçbir mekânda güvende olmadığı gerçeğini bir kez daha ortaya koyarken aynı zamanda devletin hukuk aygıtının erkek şiddetiyle nasıl iç içe geçtiğini de ifşa etti. Hukuku uygulaması gereken mekânlar kadınlar açısından bir güven alanı değil; erkek egemen iktidarın en steril, en korunaklı şiddet mekânları olduğunun göstergesi. Sadece bu da değil, fail, 2022–2024 yılları arasında Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı Kadına Şiddetin Önlenmesi Bürosu’nda görev yapmış. Bu da “kadına karşı şiddetle mücadele” söyleminin devlet açısından ne kadar içi boş, ne kadar araçsal ve ne kadar erkek dayanışmasıyla örülü olduğunun göstergesi. Kadın düşmanlığının, eril zihniyetin nasıl ve nerelerde örgütlü olduğunun somut yansıması.
 
Devlet şiddeti engelleyen değil, meşrulaştıran…
 
Kadınlar, bu tabloyu yıllardır dile getiriyor. Devlet-iktidar, kadınlara yönelik şiddeti engelleyen değil, onu üreten, meşrulaştıran ve süreklileştiren bir sistem. Erkek-devlet şiddeti kavramı tam da bu nedenle yalnızca sokaktaki faili değil; yargıyı, polisi, askeri, bürokrasiyi ve ideolojik aygıtları kapsıyor. Hukuku uygulaması gereken mekânda yaşanan bu saldırı, erkek egemen devletin kadınlara karşı yürüttüğü çok katmanlı savaşın bir parçası. Ve şunu anlıyoruz yine: Hukuk, kadınlara karşı erkeğin tarafında. Hukuk, erkekler için cezasızlık, kadınlar için ise sürekli bir tehdit rejimi. Yine kadınların sıkça dile getirdiği “iyi hâl”, “tahrik”, “pişmanlık” gibi gerekçelerle erkekler sistematik biçimde ödüllendirilirken; kadınların beyanı ya görmezden geliniyor ya da kriminalize ediliyor. Bu cezasızlık politikası, erkeklere hiçbir mekân ayrımı yapmaksızın yalnızca şiddet uygulama alanı açmıyor, aynı zamanda onları güçlendiriyor, cesaretlendiriyor. Adliyede, mahkemede dahi silah sıkan erkek, bu gücü boşlukta değil, bu cezasızlık ikliminde ediniyor.
 
Kadın hâkimin vurulması, kadınların sistem içindeki konumuna dair de önemli bir gerçeği açığa çıkarıyor. Kadınların devlet aygıtı içinde yer alması, onları erkek şiddetinden muaf kılmıyor, korumuyor. Aksine, erkek egemen iktidar için “itaat etmeyen”, “makul olmayan” her kadın potansiyel hedef olmaktan kurtulmuyor.
 
Son tahlilde bu saldırı, aynı zamanda “kadına yönelik şiddetle mücadele” politikalarının neden başarısız olduğunu da gösteriyor. Çünkü devlet, şiddeti önlemeyi değil, yönetmeyi hedefliyor. Bunu nasıl yapıyor? Söylemle yapıyor, kadınların haklarını gasp ederek yapıyor, yasaları uygulamayarak yapıyor, cezasızlık politikası ile yapıyor, kadınlara yönelik her türlü şiddet ve katliamı işleyenleri “torba yasalar” çıkarıp sokağa salarak yapıyor… Ve de esasında tüm bunlar, kadınların yaşaması için değil, erkeklerin sistem içinde korunması esası esas alıyor. “Şiddetle mücadele” yöntemleri, kadınlar için bir güvence değil; erkek egemen düzenin vitrini olarak işlev görüyor. Tıpkı kadın hâkimi katletme girişiminde bulunan failin geçmişte “kadına yönelik şiddete karşı mücadele biriminde” yer alması gibi. Bu, nasıl bir çürümüşlük olduğunu, sistemdeki kokuları açığa çıkardı.
 
Özsavunma yalnızca fiziki değil
 
Bu yüzden hayatları, kimlikleri ve özgürlükleri için mücadele eden kadınlar adaleti, mahkeme salonlarında dağıtılan bir lütuf olarak görmüyor. Adaleti, kadınların kolektif mücadelesiyle kurulan, savunulan ve yeniden üretilen bir yaşam ilkesi olarak görüp mücadelesini bu eksene oturtuyorlar. Bu nedenle kadınlar için özsavunma, yalnızca fiziksel değil; politik, örgütsel ve ideolojik bir hat olarak karşımıza çıkıyor. Kadınların karşı karşıya kaldığı tehlike, bunu olmazsa olmaz olarak görmelerine neden oluyor.
 
Hukuk sistemi yaşamı korumadığı sürece…
 
Gelinen aşamada kadınlar şunun altını bir kez daha çiziyor: Devletin hukuk sistemi, kadınların yaşamını korumadığı sürece meşru değil. Adliye, mahkeme duvarları arasında yaşanan bu saldırı, “adalet” söyleminin içinin ne kadar boşaltıldığını, hukukun erkek iktidarının bir aracı hâline getirildiğini ortaya koyuyor. Kadınlar için kurtuluş, bu sistemin içinde adalet aramak değil; bu düzeni aşan bir yaşamı örgütlemekten geçiyor. Tam da bu nedenle kadınlar “jin jiyan azadî” diyor. Çünkü kadınların yaşamı, bu erkek egemen hukuk düzenine sığmıyor.