Şüphenin ardındaki cezasızlık (1) 2026-08-12 09:04:39   İstanbul Sözleşmesi sonrası tablo: 296 şüpheli kadın ölümü   Devrim Fındık – Melike Aydın    İSTANBUL - İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmenin ardından şüpheli kadın ölümleri artarken, Marmara Bölgesi’nde kayda geçen vakalar ölüm biçimlerinden soruşturma süreçlerine uzanan cezasızlık politikalarını gözler önüne seriyor. Bölgede son 5 yılda en az 296 kadın şüpheli şekilde yaşamını yitirdi.   Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesinin üzerinden beş yıl geçti. Sözleşmenin devlete ve adaleti sağlaması gereken devlet kurumlarına yüklediği sorumluluğun hafiflemesi sonrasında kadın katliamları önlenemezken, şüpheli kadın ölümleri de giderek artıyor. Türkiye’nin sosyoekonomik açıdan en gelişmiş, ancak aynı zamanda göç, çarpık kentleşme ve dikey mimari gibi kentsel sorunları en yoğun yaşayan bölgesi olan Marmara Bölgesi, şüpheli kadın ölümlerinin de en yoğunlaştığı bölgelerden biri. 2021-2026 yılları arasında Marmara Bölgesi genelinde en az 296 kadın şüpheli şekilde yaşamını yitirdi. Marmara Bölgesi’nde 2021-2026 yılları arasında kayda geçen şüpheli kadın ölümleri ile Türkiye geneline ilişkin veriler birlikte değerlendirildiğinde, kadınların yalnızca erkek şiddeti sonucu yaşamını yitirmediği, çok sayıda ölümün şüpheli ölüm olarak kayıtlara geçtiği, birçok dosyada ise etkin soruşturma yürütülmediği görülüyor.   Şüpheli ölümlere dair hazırladığımız dosyanın ilk bölümünde, Marmara Bölgesi’ndeki 2021-2026 yılları arasındaki şüpheli kadın ölümlerini ajansımızın, Saha Araştırmaları Merkezi (SAMER) ve Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu (KCDP) verileri ışığında inceledik.   Yoğunluk kentsel yalnızlaşmanın en yoğun yaşandığı illerde   Marmara Bölgesi’ndeki şüpheli kadın ölümleri incelendiğinde, İstanbul’un en az 137 vaka ile açık ara ilk sırada yer alıyor. İstanbul’u, sanayi ve yoğun iş gücü göçü alan Bursa 31, Kocaeli ise 30 kadın ile izlerken; Sakarya’da 26, Tekirdağ’da 18 kadın şüpheli şekilde hayatını kaybetti. Bu coğrafi dağılım, rezidanslaşmanın ve kentsel yalnızlaşmanın en yüksek olduğu metropol alanların aynı zamanda kadın katliamlarının “şüpheli ölüm” perdesi arkasına en kolay gizlenebildiği alanlar olduğu düşüncesini de yaratıyor.   ‘Tarım-sanayi geçiş alanları ve öğrencilerin yoğunlaştığı ilçeler’   Metropollerdeki güvenlikli siteler, plazalar ve rezidanslar, dış dünyaya kapalı yapıları nedeniyle kadınların uğradığı ev içi şiddetin çevre tarafından duyulmasını zorlaştırıyor. Sakarya’da ise 2025 yılında şüpheli ölümlerin aniden 12 vakaya yükselmesi, bölgedeki tarım-sanayi geçiş alanlarında, mevsimlik işçilerin ve öğrenci nüfusunun yoğunlaştığı ilçelerde kadınların koruyucu mekanizmalara, özellikle 6284 sayılı Kanun’a erişiminin ne derece zayıfladığını ortaya koyuyor.   Katliam ve şüpheli ölüm oranları birbirine yaklaşıyor   Sivil toplum örgütlerinin yürüttüğü raporlama çalışmaları, kadın katliamları ve şüpheli ölümler arasındaki makasın giderek daraldığını, hatta bazı yıllarda şüpheli ölümlerin katliam sayısını yakaladığını veya geçtiğini ortaya koyuyor. Ajansımızın verilerine göre, 2025’te en az 294 kadın katliamına karşılık 297 şüpheli kadın ölümü kayıtlara geçti.   Dijital şiddet şüpheli ölümlerle sonuçlanabiliyor   Kadın hareketinin ulaştığı veriler, kadınların şiddet sarmalında hayatta kalma çabalarını ortaya koyuyor. KCDP 2025 Yılı Başvuru Karşılama Hattı Değerlendirme Raporu’na göre, platformun destek hattına (0212 912 42 43) başvuran kadınların en yüksek başvuru nedeni yüzde 33 ile fiziksel şiddet. Bunu yüzde 17 ile psikolojik şiddet ve yüzde 14 ile cinsel şiddet takip ediyor. Özellikle son yıllarda artış gösteren dijital şiddet, özel içerikli görüntülerin rıza dışı paylaşımı, şantaj ve siber takip vakaları dikkat çekiyor. Devletin ahlakçı ve kadın bedeni üzerinde denetleyici politikaları failleri cesaretlendirirken, dijital platformlardaki şiddete karşı derhal erişim engeli getirilmemesi de kadınları sürekli risk altında bırakıyor. Fiziksel ve dijital şiddet kıskacındaki kadınların adalete erişimi zorlaştırıldıkça şiddet döngüsü derinleşiyor ve bu durum şüpheli ölümlerle sonuçlanabiliyor.   ‘Ateşli silahlara erişimin kolaylaşması kadın katliamında etkili’   En çarpıcı verilerden biri de bireysel silahlanmadaki artış. Ateşli silahlarla gerçekleştirilen kadın katliamlarının oranı 2021’de yüzde 48 iken, bu oran 2025 yılında yüzde 57’ye yükselmiş durumda. Sivil toplum temsilcileri, silaha erişim kolaylaştıkça kadınlar için ölümün de daha “erişilebilir” hale geldiğini ve devletin bu konudaki denetimsizliğinin katliamları doğrudan beslediğini vurguluyor.   Kadına yönelik şiddet devlet eliyle görünmez kılınıyor   Türkiye’de kadına yönelik şiddete karşı etkin ve koruyucu politikalar geliştirilmesinin önündeki en büyük engellerden biri, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) gibi ülkenin veri otoritesinin şüpheli ölüm ve ölüm nedeni gibi verilerdeki cinsiyet körlüğünden kaynaklanıyor. TÜİK tarafından her yıl düzenli olarak yayımlanan “Ölüm ve Ölüm Nedeni İstatistikleri”, ölümleri tıbbi ve klinik kodlar üzerinden tasnif ediyor. Ölümleri tümörler, solunum sistemi hastalıkları gibi kategoriler altında sunarken, “toplumsal cinsiyet temelli cinayet” veya “şüpheli kadın ölümü” gibi sosyolojik bir tasnifleme bulunmuyor. Adli tıp muayenelerinde doğrudan ateşli silah, kesici alet ya da yüksekten düşme sonucu yaşamını yitiren bir kadının verisi, TÜİK raporlarında yalnızca “dışsal yaralanma ve zehirlenmeler” başlığı altında kayboluyor. İstatistiklerde görünmeyen sorun, bütçe planlamalarından koruyucu tedbirlere kadar birçok devlet mekanizmasının bu yönde işletilmemesine de yol açıyor.   Verilerin yansıtılmaması sonucunda yansıyanlar   Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, TÜİK ve Marmara Üniversitesi ortaklığıyla hazırlanan “Türkiye Kadına Yönelik Şiddet Araştırması 2024” sonuçları, on yıllık bir aradan sonra Ekim 2025’te paylaşıldı. Araştırmaya göre “ısrarlı takip” yüzde 3,1, “dijital şiddet” yüzde 3,7 ve ekonomik şiddet yüzde 3,2 şeklinde yansıdı. Bu verilerin elde edilmesi olumlu bir gelişme olsa da çalışma, hayatta kalan kadınların maruz kaldığı şiddet deneyimlerine dayanan bir hane halkı anketi olduğu için kadın katliamları ve şüpheli kadın ölümleri araştırmanın dışında bırakıldı. Ankete katılan kadınların maruz bırakıldığı ısrarlı takip ve dijital tehditlerin ne kadarının şüpheli ölüme veya katliama yol açtığına dair herhangi bir nedensel bağ kurulmadı. Resmi makamların yayımladığı bu tür şiddet ve asayiş raporlarında şüpheli kadın ölümlerine yer verilmemesi, kadın katliamı oranlarında bir düşüş varmış algısı yaratıyor.   Şüpheli ölümlerin çoğu ‘yüksekten düşme’   Kadın hakları savunucuları, şüpheli kadın ölümlerinin birçoğunun “kusursuzlaştırılmaya çalışılmış kadın cinayetleri” olduğunu ve bu durumun cezasızlık politikalarından beslendiğini söylüyor. Şüpheli kadın ölümlerinin birçoğu “yüksekten düşme”; balkondan, pencereden veya terastan düşme şeklinde gerçekleşiyor. 2023 yılında gerçekleşen şüpheli ölümlerin yüzde 19’u, 2025 yılındaki şüpheli ölümlerin ise en az 38’i doğrudan yüksekten düşme şeklinde kayıtlara geçti. Feminist adli tıp uzmanları, intihar yöntemlerinde kadın ve erkek davranışları arasında farklar olduğunu vurguluyor. Kadınlar intihar girişimlerinde çoğunlukla daha az fiziksel travma yaratan yöntemleri seçerken, yüksekten düşme vakalarının neredeyse tamamının kadınların yaşamını yitirmesiyle sonuçlanması ve bu olaylar esnasında evde bir erkeğin bulunması, ölümün intihar değil, “itilerek ya da aşağı atılarak katledilme” ihtimalini artırıyor.   Şüpheli kadın ölümlerinin arkasındaki ihmalleri ve adaletsizlikleri ortaya koyan bazı davalar şu şekilde:   *Hatice Biçmek, 9 Eylül 2024’te İstanbul’da 7’nci kattaki evinden düşerek şüpheli şekilde hayatını kaybetmişti. Birlikte olduğu Beytullah Ö. o tarihte gözaltına alınıp serbest bırakılmıştı. Olaydan iki yıl sonra failin tırnak aralarından alınan örneklerde Hatice’nin DNA’sı bulundu ve fail ancak bu somut kanıtla tutuklanabildi. Bu vaka, ilk aşamada olay yeri incelemesinin ne kadar baştan savma yapıldığının kanıtı denebilecek nitelikte.   *Sedef Güler, 7 Haziran 2024 tarihinde İstanbul Büyükçekmece sahilinde denizde katledilmiş halde bulundu. İlk aşamada şüpheli ölüm olarak kayda geçen bu katliamda fail Yavuz Güngör, ancak uzun takipler sonucu yakalandı ve Mayıs 2026’da “kadına karşı kasten öldürme” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası aldı.   *Durdona Khakimova ve Ergashalieva Sayyora davasında, İstanbul’da Şubat 2026’da Durdona Khakimova’nın katledildiği ikamette yapılan incelemelerde, 32 yaşındaki Ergashalieva Sayyora’nın da aynı şüphelilerce katledildiği, beden bütünlüğü bozularak farklı ilçelerdeki çöp konteynerlerine bırakıldığı tespit edildi. Bu katliamlar, faillerin şüpheli kayıp vakalarının arkasına nasıl saklanabildiğini gösteriyor.   *Mizgin Kaçar, İstanbul’da diyabet hastası olmadığı halde vücuduna yüksek dozda insülin enjekte edilmesinin ardından yaşamını yitirdi. Mizgin Kaçar’ın bunu kendi iradesiyle yapmış olamayacağını belirten ailesinin şikâyetine rağmen, daha önce gözaltına alınan evli olduğu Osman Kaçar denetimli serbestlikle bırakılmıştı.   *Güneş Yıldıztan, İstanbul’da 2017’de katledilip gömülmüş halde bulunmuştu. Güneş Yıldıztan’ın katliamı ancak 2024 yılında ortaya çıkarılabildi. Güneş Yıldıztan’ın katledilmeden önce failden şikâyetçi olduğu ve sığınma evine yerleştiği öğrenilmişti. Aile kararıyla katledilen Güneş Yıldıztan’ın davasında, boşanma aşamasındaki eşi Nihat Yıldıztan ve aile bireylerinin aralarında bulunduğu 11 kişi tutuklanmıştı. Bu durum, koruyucu mekanizmaların kadını sistemin dışına çıktığı anda korumasız bıraktığını doğruluyor.   *Leyla Demir davasında, Sakarya’da Şubat 2024’te 16 gündür kayıp olan 56 yaşındaki Leyla Demir, nehir kenarında hayatını kaybetmiş halde bulundu. Leyla Demir’in kaybolmadan önce 112’yi arayarak eşinin kendisini darp ettiğini ve katledeceğini söyleyerek yardım istediği ortaya çıkmıştı.   *Eje Gül Övezova ve Ayşe Tokyaz katliamları: 2023 yılında Eje Gül Övezova, Amed’de bir apartmanın altıncı katından düşerek şüpheli şekilde hayatını kaybetmiş ve baş şüpheli eski polis Cemil Koç serbest bırakılmıştı. Aynı fail, iki yıl sonra Temmuz 2025’te İstanbul’da üniversite öğrencisi Ayşe Tokyaz’ı katlettikten sonra beden bütünlüğünü bozarak yol kenarına bırakmıştı. Bir şüpheli ölüm dosyasının etkin soruşturulmamasının, aynı failin yeni bir kadını katletmesine nasıl zemin hazırladığı bu olayla ortaya çıktı. Ayrıca faile bazı polis memurlarının da bilgi sızdırdığı ortaya çıktı.   Delillerin toplanması ve sonrasında yaşananlar   Yaşanan şüpheli ölümler, bu ölümlerin aydınlatılamamasının temel nedenlerinden birinin kolluk, savcılık, adli tıp ve yargı gibi adaletin yerine gelmesini sağlaması gereken kurumların her aşamada erkek egemen ön kabullerle hareket etmesi olduğunu ortaya koyuyor. Polis ya da jandarma, olay yerine ulaştığı ilk andan itibaren fail veya şüpheli erkeğin “intihar etti”, “düştü” ya da “evde ölü buldum” şeklindeki beyanlarını esas alıp soruşturmayı bu yönde kapatma eğilimi gösteriyor. Olay yeri inceleme süreçlerinde cinsel saldırı şüphesini aydınlatacak fiziksel materyaller ve tırnak arası sürüntüler titizlikle toplanmıyor; “psikolojik otopsi” diye adlandırılan, kadının hayatını kaybetmeden önceki ruhsal durumu, şiddet geçmişi ve yardım arayışlarını inceleyen mekanizmalar işletilmiyor.   Yargılama süreçlerindeki ihmaller    Yargılama süreçlerinde ise çoğunlukla getirilen gizlilik kararları, katledilen kadınların ailelerinin ve avukatlarının delillere erişimini engelleyerek adil yargılama hakkını fiilen ortadan kaldırıyor. Adli Tıp Kurumu’nun (ATK) tarafsızlığı ve hızı da ciddi sorunlardan biri olarak öne çıkıyor. Rojin Kabaiş dosyasında olduğu gibi, ATK otopsi raporlarının aylarca dosyaya sunulmaması, kadının bedeninde başka erkeklere ait DNA bulunmasına rağmen bu bulguların şüphelilerle zamanında eşleştirilmemesi kuruma olan güveni de sarsıyor.   2021-2026 yılları arasındaki Marmara Bölgesi ve Türkiye genelindeki şüpheli kadın ölümlerine ilişkin veriler, bu ölümlerin münferit olmadığını; aksine cezasızlık politikalarının, yasal güvencelerin aşındırılmasının ve resmi kurumların eksikliklerinin ürettiği yapısal bir sorun olduğunu ortaya koyuyor.   Şüpheli ölümlerin kadın katliamına oranı   SAMER ve JINNEWS arasındaki veri farkı, basına yansıyan haberlerin taranma metodolojisinden ve sivil toplum kuruluşlarının vakaları tasnif etme kriterlerindeki farklılıklardan kaynaklanıyor. Ancak her iki veri de şüpheli kadın ölümlerindeki artışın niteliğini ortaya koyuyor.   Bu sorunun önlenebilmesi ve şüpheli kadın ölümlerinin durdurulması için kadın örgütleri ve hukukçular yapılması gerekenleri şöyle sıralıyor:   “*Birleşmiş Milletler (BM) tarafından hazırlanan ve şüpheli ölümlerin soruşturulmasında uluslararası standart olan Minnesota Protokolü’nün yasal bir zorunluluk haline getirilmesi ve şüpheli kadın ölümlerinin, aksi delillerle kanıtlanana kadar kadın katliamı şüphesiyle ele alınması gerekiyor.   *TÜİK’in, uluslararası insan hakları kriterleriyle uyumlu olarak Ölüm ve Ölüm Nedeni İstatistiklerine ‘toplumsal cinsiyet temelli şüpheli kadın ölümleri’ ve ‘kadın kırımı’ alt başlıklarını eklemesi gerekiyor. Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve TÜİK veri tabanları entegre edilerek, katledilen veya şüpheli şekilde ölen kadınların geçmişe dönük uzaklaştırma kararları, koruma başvuruları ve kolluk şikâyetleri tek bir veri tabanında izlenebilir hale getirilmeli.   *Olay yeri inceleme ekipleri ve cumhuriyet savcılarının her şüpheli kadın ölümünde olay yerine bizzat gitmesi, delil toplama süreçlerine kadın örgütlerinin ve baroların gözlemci olarak katılımının kolaylaştırılması gerekiyor. Bununla beraber ATK üzerindeki siyasi vesayete son verilerek bağımsız tıp akademilerinin adli tıp süreçlerine dahil olmasının sağlanması gerekiyor.   *6284 sayılı Kanun’un tavizsiz bir şekilde uygulanması, elektronik kelepçe ve kadın sığınaklarının yaygınlaştırılması gibi zorunlu uygulamaların etkinleştirilmesi gerekiyor. Ayrıca kadının yaşam hakkının uluslararası güvencesi olan İstanbul Sözleşmesi’ne derhal geri dönülmesi gerekiyor.”   İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı, uluslararası bir insan hakları sözleşmesinden vazgeçilmesinin yanı sıra erkek şiddetiyle mücadelede devletin tavrına ilişkin de mesaj veriyor. Birçok dosyada koruma kararlarının uygulanmaması, şiddet başvurularının ciddiyetle ele alınmaması, delillerin eksik toplanması, şüphelilerin adli kontrolle serbest bırakılması, yıllar sonra yeniden açılan soruşturmalar, ihmali veya kastı olan devlet memurlarının yargılanmaması, kadınların yaşam hakkının korunması görevinin yerine getirilmediğini ortaya koyuyor.