Bir fotoğrafa kaç feryat sığar? 2026-09-01 09:04:56   Rabia Önver    COLEMÊRG - Gever’de üç gün boyunca fotoğraflar elden ele, acılar yürekten yüreğe taşındı. Ancak bu üç gün, yalnızca bir yasa, bir taziyeye ya da yaşamını yitirenlerin ardından duyulan özleme tanıklık edilen günler değil, yasın bir kez daha direnişe dönüşme haliydi.    Acının ortaklaştırıldığı, yaşamını yitirenlerin hatırasının sahiplenildiği ve hafızanın yeniden kurulduğu bir direniş alanı oluştu. Anneler birbirlerinin evlatlarına sahip çıktı, kardeşler birbirlerinin acısını taşıdı, çocuklar hiç tanımadıkları insanların görüntülerini hafızalarına kaydetti. Gever’de acı, evlerin duvarları arasında kalmadı; halkın ortak hafızasına taşındı. Bu hafıza ise yalnızca geçmişi hatırlamak için değil, bundan sonraki yolu yürümek için de kuruldu.   Acı ortak bir hafızaya dönüştü   Özgürlük mücadelesinde yaşamını yitiren HPG ve YJA-STAR savaşçıları için kurulan toplu taziyeye Colemêrg’in Şemzînan ve Çelê ilçeleri ile köylerden binlerce kişi Gever’e geldi. Birbirini tanımayan insanların aynı acının etrafında buluştuğu alanda, yaşamını yitirenlerin fotoğrafları ve Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın posterleri yer aldı. Halk, alana sık sık “Şehîd namirin” sloganlarıyla, ellerinde çocuklarının, kardeşlerinin ve arkadaşlarının fotoğraflarıyla girdi. Kimi anne slogan attı, kimi zılgıt çekti, kimi ise hiçbir şey söylemeden elindeki fotoğrafa sarıldı. Ancak bütün bu farklılıkların içinde ortak bir duygu vardı: Yaşamını yitirenlerin yalnız bırakılmadığı, hatıralarının sahipsiz olmadığı ve onların ardından yürütülen mücadelenin sürdüğü mesajı.   Üç gün boyunca gözlerim en çok annelere takıldı. Birbirlerini belki hiç tanımıyorlardı. Farklı evlerden, farklı hayatların içinden gelmişlerdi. Fakat aynı acının etrafında yan yana duruyorlardı. Bir annenin gözlerindeki boşluk, başka bir annenin yüzünde karşılık buluyordu. Bir annenin iki kızının yaşamını yitirdiği açıklanmıştı. İki kızının fotoğrafını eline alarak alana başı dik bir şekilde girdi. Üç gün boyunca gözlerinde büyük bir hüzün vardı. İki evladını kaybetmenin yarattığı boşluk yüzüne yansıyordu. Fakat o boşluğun içinde bile dimdik duruyordu. Annelerin, “Bütün şehit annelerinin, Kürdistan halkının ve Önderimizin başı sağ olsun” sözleri yalnızca bir taziye cümlesi olarak kalmıyordu. Her söylendiğinde acının bireysel olmaktan çıktığını, ortak bir hafızaya dönüştüğünü hissediyordum. Bir annenin kaybı başka bir annenin acısına dokunuyor, bir evde yaşanan yas başka bir evin kapısından içeri giriyordu.   Bir halk kendi hafızasına sahip çıkıyordu   Üç günün sonunda taziye, anmayla son buldu. Alanda, yaşamını yitiren özgürlük savaşçılarının görüntülerinin yer aldığı sinevizyon gösterimi yapıldı. Herkes pür dikkat ekrana bakıyordu. Ben ise bir süre sonra ekrandan çok etrafa bakmaya başladım. Uzun uzun annelere daldım. Yaşamını yitirenlerin görüntüleri ekrana geldiği her an insanlar ayağa kalkıyor, alkışlıyor ve uzun uzun “Şehîd namirin” sloganı atıyordu. Binlerce insan aynı anda ayağa kalkıyor, aynı anda alkışlıyor, aynı acının içinden aynı sesi yükseltiyordu. O an yalnızca yaşamını yitirenlerin anılmadığını düşündüm. Bir halk kendi hafızasına sahip çıkıyordu. Bir halk, yaşamını yitirenlerin ardından sessizce dağılmak yerine onların bıraktığı mirası birbirine emanet ediyordu. Sinevizyondaki her görüntü, geçmişten bugüne uzanan bir hafıza olduğu kadar geleceğe dönük bir sorumluluğu da hatırlatıyordu.   ‘Hepsi benim ablam ve abim’   Sinevizyon sırasında 10 yaşındaki Eriş ile tanışıyorum. Elindeki telefonu bir an olsun bırakmadan bütün sinevizyonu kayda alıyor. Merak edip soruyorum: “Ne yapıyorsun?” Cevabı kısa ama ağır: “Abimi bekliyorum abla. Onu hiç tanımadım. Hep televizyonda gördüm. Son defa da burada gördüm.” Bu cümlenin ağırlığı üzerime çöküyor. Sonrasında yalnızca abisini değil, yaşamını yitirenlerin tamamını kayda aldığını söylüyor. “Hepsi benim ablam ve abim” diye ekliyor. Yaşı küçük, yaşadıkları ise yaşının çok ötesinde. Buna rağmen konuşurken içinde bir güç olduğunu hissediyorum. Telefonunu elinden düşürmeden ekrandaki her görüntüyü kaydetti. Belki hiç yaşayamadığı kardeşliğini birkaç saniyelik görüntülerde tutmaya çalışıyor. Fakat o telefon ekranında yalnızca geçmişin kaydedildiğini düşünmüyorum. Eriş, aynı zamanda bir hafızayı geleceğe taşıyor. Hiç tanımadığı abisinin görüntüsünü kayda alırken, abisinin ve arkadaşlarının yıllardır verdikleri mücadeleyi aslında unutmayacağını söylüyor.   ‘Benim ikinci şehit oğlum’   Sinevizyonun ardından aileleri ziyaret etmeye devam ediyoruz. Yaşamını yitirenlerden biri olan Umut Herkî’nin ailesine gidiyoruz. Gever’in anneleri Umut’u yalnız bırakmıyor. On yıl önce öz yönetim direnişinde mavi gözlü Şîno’sunu kaybeden annem, Umut’un fotoğrafını eline alıyor. Fotoğrafa uzun uzun bakıyor. Ardından, “Benim ikinci şehit oğlum” diyerek Umut’un taziyesini kabul ediyor. Eve girdiğimizde Şîno’nun yıllardır baş köşede duran fotoğrafının yanına Umut’un fotoğrafını koyuyor.   Yaşamını yitirenlerin kardeşleri de bizlere eşlik ediyor. Gittiğimiz her ailede onlar öncülük ediyor. Her evin kapısından başka bir hikâyeye giriyoruz. Gençler tarafından ailelere verilen fotoğrafların, evlerin baş köşesinde yer aldığını görüyoruz. Fotoğrafların yanında flamalar ve geride kalanların hatıraları var. Bir fotoğraf artık yalnızca bir fotoğraf değil; bir annenin evladıyla kurabildiği bağ, bir kardeşin çocukluğu, bir çocuğun hiç yaşayamadığı kardeşliği ve bir halkın hafızası oluyor. Daha önemlisi, o fotoğraf bir evin içinde yalnızca geçmişi temsil etmiyor. Yaşamını yitirenlerin ardından kalanların birbirine sahip çıkmasını, onların değerlerinin yaşatılmasını ve mücadelenin devamlılığını da simgeliyor.   ‘Senin de yükün ağır, benim de’   Üç yıl içerisinde iki oğlunun yaşamını yitirdiği haberini alan Harun Zafer’in annesini görüyorum. İkinci oğlunu uğurluyor. Göz göze geliyoruz. Bana yüksek bir sesle, “Senin de yükün ağır, benim de. Yine bu taziyede elinde kameran, yanımızdasın” diyor. Ardından alnımdan öpüyor. O an ne diyeceğimi bilemiyorum. Çünkü bazen bir annenin tek cümlesi, sayfalarca yazıdan daha ağır oluyor. Kürdistan’ın güzel gözlü, içten gülüşlü yüzlerce kişisini sonsuzluğa uğurladık. Her birinin ardından başka bir anne, başka bir kardeş, başka bir çocuk ve başka bir ev kaldı. Fakat üç gün boyunca gördüğüm şey, bu hikâyelerin yalnızca kayıplarla bitmediğiydi. Kadınların acısı kendi evlerinin sınırlarında kalmadı. Bir annenin kaybettiği evlat başka bir annenin evladı oldu. Bir kardeşin acısı başka bir kardeşin acısına dönüştü. Bir evin fotoğrafı başka bir evin baş köşesine taşındı. Böylece kaybedilenler yalnızca kendi ailelerinin değil, halkın ortak hafızasının parçası hâline geldi.   Acının kolektifleştirilmesi   Acının kolektifleştirilmesi tam da burada anlam kazanıyor. Çünkü ortaklaştırılan yalnızca yas değil, aynı zamanda sahiplenme, dayanışma ve direnme iradesi. Gever’de binlerce insanın aynı alana gelmesi, fotoğrafları ellerinde taşıması, sloganlarla yaşamını yitirenleri anması ve ailelerin yalnız bırakılmaması, yalnızca bir taziye pratiği olarak okunamaz. Bütün bunlar, bir halkın kendi hafızasına sahip çıkmasının ve kayıplarının ardından oluşan boşluğu dayanışmayla doldurmasının göstergesiydi. Yaşamını yitirenlerin ardından kurulan her bağ, acının bireysel sınırları aşarak toplumsallaştığını gösteriyordu.   Bir fotoğrafa ne kadar feryat sığar?   Bir fotoğrafa ne kadar feryat sığar bilmiyorum. Bir fotoğrafa ne kadar sarılınır, kaç kez öpülür, onu da bilmiyorum. Ama üç gün boyunca annelerin, evlatlarının fotoğraflarına defalarca sarıldığını, onları defalarca öptüğünü ve uzun uzun baktığını gördüm. Belki o fotoğraflarda hâlâ çocuklarını aradılar. Belki tek bir bakışla yılları geri getirmeye çalıştılar. Belki bir fotoğrafa sarılarak artık sarılamadıkları evlatlarına yeniden dokundular. Fakat o fotoğrafların yalnızca geçmişe ait olmadığını da gördüm. Her fotoğraf el değiştirdiğinde, başka bir evde baş köşeye konulduğunda, bir çocuk tarafından telefonla kaydedildiğinde hafızanın yeni bir halkası oluşuyordu. Hafıza böylece yalnızca hatırlamak değil, sahiplenmek anlamına geliyordu. Sahiplenmek ise mücadelenin sürekliliğini taşıyan en güçlü bağlardan biri hâline geliyordu.   Bundan sonra ne olacak?   Bu noktada mücadele açısından asıl soru da ortaya çıkıyor: Bundan sonra ne olacak? Yaşamını yitirenleri anmak elbette hafızanın bir parçası. Fakat onların bıraktığı mücadele mirasını yalnızca anma günlerinde hatırlamak yeterli değil. Gever’de üç gün boyunca ortaya çıkan halkın sahiplenmesi, acının ortaklaştırılmasının aynı zamanda ortak bir sorumluluk yarattığını gösteriyordu. Bu sorumluluk, geçmişi unutmamak kadar geleceğe ilişkin söz söylemeyi, dayanışmayı büyütmeyi ve mücadeleyi yeni koşullarda sürdürmenin yollarını aramayı da gerektiriyor.Çünkü mücadele yalnızca yaşamını yitirenlerin ardından yükselen sloganlarda değil, onların bıraktığı değerlerin bugün nasıl yaşatılacağında da kendisini gösteriyor. Bir halkın hafızasına sahip çıkması, geçmişle gelecek arasında bağ kurması anlamına geliyor. Gever’de annelerin evlatlarının fotoğraflarına sahip çıkması, çocukların görüntüleri kaydetmesi, kardeşlerin aileleri yalnız bırakmaması ve binlerce insanın aynı alanda buluşması, bu bağın canlı olduğunu gösteriyordu. Taziye sona ermiş olabilir ancak ortaya çıkan ortak hafıza yaşamaya devam ediyor.