Büyük kopuşun kökenleri ve yeni paradigma 2026-03-13 09:06:09   “Demokratik modernite paradigması, devletçi ve iktidarcı çizginin ötesinde yeni bir toplumsal çözüm zemini sundu.”   Havîn Güneşer   1998 yazında, Abdullah Öcalan Kürt sorununa siyasi ve barışçıl bir çözüm bulunması için çabalarını yoğunlaştırdı. Tek taraflı ateşkes ilan etti ve hareketin barışçıl bir çözüme hazır olduğunun altını çizdi. Türk devleti ise bu adıma durumu tırmandırarak karşılık verdi. ABD'nin de desteğiyle Suriye'yi işgal etmekle tehdit etti. Abdullah Öcalan siyasi bir çözüm için uluslararası destek oluşturmak amacıyla Avrupa'ya gitmeye karar verdi. Ancak hiçbir Avrupa devleti herhangi bir siyasi görüşmeyi kolaylaştırmaya ya da Abdullah Öcalan'a siyasi sığınma sağlamayı düşünmeye bile yanaşmadı. NATO ülkeleri ve hatta Boris Yeltsin'in Rusya’sı bile tek bir cephede birleşerek, barışa ve siyasi çözüme karşı durdu ve Abdullah Öcalan yasadışı bir şekilde Türkiye'ye teslim edilebileceği Kenya'ya götürüldü. ABD’nin rolü ise su götürmez bir gerçekti. Dönemin ABD Başkanı Bill Clinton’ın özel ulusal güvenlik danışmanı olan Antony Blinken, 2002 yılında bir Türk kanalında Abdullah Öcalan’ı Türkiye’ye teslim edenin ABD olduğunu açıklıyordu. Blinken, komplodan 25 yıl sonra tüm bunları mümkün kılan kişilerden biri olarak kariyerinin ‘zirvesine’ geldi ve yarım kalan müdahalelerini tamamladılar.   Abdullah Öcalan ve Kürt Özgürlük Hareketi, kaçırılmanın uluslararası bir komplonun parçası olduğunu, amacın da ABD ve müttefiklerinin Ortadoğu'ya askeri müdahale politikasının önündeki önemli bir engeli kaldırmak olduğunu açıkça ifade etmişti. 26 yıl sonra bugünkü gelişmelere bakıldığında komplonun neden gerçekleştirildiği daha iyi anlaşılıyor.   Kaçırılmanın Ardından Yaşananlar   Abdullah Öcalan’ın uluslararası hukuk ihlal edilerek kaçırılmasının ne Türkiye ne de tüm Ortadoğu açısından bir iyilik değil, yeni bir müdahale aşamasının başlangıcı olduğu daha da netleşti. Türkiye devleti hiçbir sorunu çözmediği gibi, içte ve dışta saldırgan ve soykırımcı faşist bir diktatörlüğe dönüştü, dönüştürüldü.   Abdullah Öcalan’ın kaçırılmasından kısa bir süre sonra dünya sözde ‘Teröre Karşı Savaş’ ile karşı karşıya kaldı. Zaten kriz içindeki toplumları daha da bölen ve halkları birbirine düşüren bu savaş küresel olmakla birlikte inkâr edilemez bir şekilde Ortadoğu merkezliydi. Onun da odağında Kürdistan vardı. İddia edildiğinin aksine Ortadoğu’da savaş ve şiddet derinleşti; halklar, kadınlar, farklı inanç ve kesimlerden topluluklar devletçi, dinci ve milliyetçi terörün kurbanı oldu. Bu durum İslam Devleti'nin soykırıma varan saldırılarıyla doruğa ulaştı. IŞİD büyük ölçüde bu müdahaleci politikaların bir ürünüydü. Dolayısıyla bu komplo sadece Abdullah Öcalan'a ve Kürtlere değil, tüm bölgeye ve halklarına yönelikti. Abdullah Öcalan ise bu durumun tehlikelerine karşı defalarca uyarıda bulundu. Ulusal ve dini bölünmelerin üstesinden gelmek ve laik ya da dini milliyetçilik yerine demokrasiye dayalı yeni bir Ortadoğu yaratmak için öneriler ve projeler sundu. Çabalarını “uluslararası komployu bozma” projesi olarak adlandırdı.   Abdullah Öcalan, ileriyi gören bir devrimci ve siyasetçi olarak komplo öncesinde de yapılmak istenenleri görmüş ve önüne geçmek istemişti. Komplo ardından da uluslararası komplonun amaçlarını boşa çıkarmak üzere yoğunlaşmalarını derinleştirdi.   Londra'da Marx'a, İsviçre'de Lenin'e, hatta Paris'te Humeyni’ye verilen çalışma alanı neden kendisine sunulmamıştı? Neden Kürtlere karşı savaş bitirilmek istenmedi?   Uluslararası komplo, öncesi ve ardından yaşanan tüm gelişmeler Öcalan’ı Avrupa modernitesini ve 20. yüzyılın devrimci düşüncesinin Batılı temellerini, Avrupa merkezci düşünceyi radikal bir şekilde sorgulamaya yöneltti.   Kürt halkının durumunu temelden temelden diyorum çünkü yerel, bölgesel ve küresel olmak üzere pek çok tahakküm katmanı söz konusu çözmek ve diğer devrimlerin kaderini paylaşmamak için, devlet, iktidar ve devrimci şiddet gibi temel konuların birçok özgürlük hareketini sürüklediği çıkmazı aşmak için kendi deneyimlerinden de yola çıkarak, sınıf ve devlet esasına dayanan ataerkil uygarlığın (Sümerlerden bu yana) krizini çözümledi. 21. yüzyılda devrimci değişim için sadece kopuş ve retle sınırlı kalmadı; aynı zamanda mevcut sosyal bilimler gibi temel düşünce yapılarını da aşan yeni bir sosyal bilim çerçevesi formüle etmeyi başardı. Bu formülasyon ile sınırlı kalınmayarak, ortaya çıkarılan yeni teori-ideoloji toplumla, yani sosyoloji ile güçlü bağlarla buluşturuldu ve demokratik sosyalizm olarak ad kazandı.   Diyalektiği yeniden düşünmek   Tüm bunlar Abdullah Öcalan’ı, tekil-evrensel ilişkisi ve diyalektiğin yeniden yorumlanmasına götürür. Böylece insan olmakta ve Kürtlükte ısrar, hakikatin tüm yönlerini keşfetmeyi zorunlu kılıyordur, nitekim bu da özgür Kürtlüğe giden yolun önünü açtı. Çözümün ancak evrensel boyutlarda mümkün olabileceği gerçekliği insan ve toplum olgusunun hakikatinin peşine düşürür. Toplumun yokluğunda bireyin var olamayacağını ve ancak toplum içinde anlam kazanacağını tarihsel ve güncel yönleri ile çözümler. Ve çözümün birey ve toplumu evrensel düzeyde birleştirmekte, yine tekilliği ve evrenselliği birleştirmekte aranması gerektiğini belirtir. Böylece ne Avrupa-merkezli bir tekillik arayışı ne de reel sosyalizmin enternasyonalizmi çerçevesinde ele alır. Bunu ise demokratik komünalite olarak tanımlar. Evrenselliğin ise tekillikle mümkün olduğunu ve her tekilde de evrensel bir iz bulunduğunu ortaya koyar. Ufkunun genişliğinin sırrını büyük oranda oluşum denen olaylar sürecini, tekille evrensel arasındaki diyalektik işleyişten aldığını hem teorik olarak ortaya koyuşundan hem de bunun pratik yansımalarının farkına varmasından alır.   En temelde ise diyalektiği yeniden yorumladı, yorumlamak ile kalmadı bu sorunları daha derin kavramasına, teorisini geliştirmesine neden oldu ve pratik politikaya uyarlamasının önünü açtı. Diyalektik düşüncenin insanlığın evrimi ve toplumsal gelişimindeki etkisini kavraması ile beraber üzerinde derin bir etkiye sahip olan bir kavramdır. Ancak, bu karmaşık yapının doğru bir şekilde anlaşılması, çoğu zaman karşıtların yıkıcı bir birliği ya da değişimi, karşıtların yokluğunda an’ın oluşumu ve yaratıcılığı olarak yanlış yorumlanmasıyla engellenir. Biri; karşıtları hep bir düşmanlık olarak görür ve farklı gelişmelere izin vermez, diğeri ise; karşıtların yokluğunda dışsal bir güce ihtiyaç duyar. Böylece içsel dinamikleri geliştirmeyi değil de dıştan müdahale ile sorunların çözümüne odaklanır, yani başta metafizik olmak üzere çeşitli müdahalelere kapıyı aralar. Abdullah Öcalan ise tüm bunların ötesine geçmeye çalışarak toplum kırım olarak tarif ettiği toplumun ahlaki ve politik ya da demokratik varlığının ortadan kaldırıldığını ve kapitalist modernitenin bu temelde sonuç aldığını ortaya koymuş, bunu aşmanın temel yolunun da toplumun entelektüel gücünün nasıl harekete geçirilebileceğini, bunun araçlarını ve bu süreçte diyalektik düşüncenin rolünü açımlamıştır.   PKK’nin gelişiminde de dışsal bir güç değil de içsel dinamiklerin yoğunluğu ve başta da Abdullah Öcalan’ın yaklaşımları ve bu dinamiği sürekli olarak yenilemesi gelişimin en önemli boyutu olmuştur. Toplumun hiçbir kesimini dıştalamadan, onları sürekli eğiterek, hakikati sürekli herkesi ilgilendiren boyutları ile sunarak, rol verip katarak birlikte yol alma ve gelişme toplumsal iyiliğin ve bireylerin gelişimini desteklemiştir.   Oysaki diyalektik, sadece çatışmaların değil, aynı zamanda yapıcı bir gelişimin de temelini oluşturur. İnsan varlığı, evrenin karmaşık dokusunun bir parçası olarak, sadece atomaltı parçacıklarından en karmaşık moleküllerden oluşmaz, aynı zamanda tüm biyolojik evreleri de barındıran bir yolculuğun, evrimin toplamını temsil eder. Doğa ve insan bu anlamda bir bütündür. İnsan ve insan toplumu doğanın tüm gelişmelerinin toplamıdır. Bunun karşıtlık olarak sunulması, yanlış yorumun bir örneği olarak da sunulabilir. Yine sınıf ve tarihten bugüne gelen kabile, etnik, dini sistemik birçok çatışma, diyalektiğin bu ruhunda çözüm bulmanın mümkün olduğunu da ortaya çıkarmıştır. Bu şüphesiz karşılıklı bir anlayışı şart kılmaktadır. Temelde bu zihniyetin değişimi yaşanmadan “öl-öldür” dinamiğinin “yaşa-yaşat” dinamiğine dönüşmeyeceği ve çok az sayıda bir kesimin bundan faydalanacağı, hatta dünyanın geldiği nükleer savaş aşamasında bunun bile mümkün olmayacağı açığa çıkmıştır.   Diyalektiğin sunduğu potansiyelin keşfi ve doğru anlaşılması üzerinden Abdullah Öcalan, toplumsal gerilimlerin nasıl yapıcı bir şekilde dönüştürülebileceğini ortaya koymaktadır. Bu temelde 1970’lerdeki anti-kolonyal çıkışın gerektirdiği duruşun ötesine geçerek, demokratik uygarlık ve demokratik modernite paradigması çıkışının gerektirdiği duruş temelinde yeni anlamlar, araçlar ve yapısallıklar önermektedir ve pratikleştirmektedir. Demokratik sosyalizm, yeni komünalist enternasyonalizm, demokratik ulus vb. bunlardan bazılarıdır. Bu sömürgecilik tezinin ortadan kalktığı anlamına gelmez, tam tersine sömürgecilik tezini derinleştirmiş ilk sömürgeciliği, ilk sınıfı ve ilk ulusu kadın köleliğine kadar götürmüştür. Değişen; karşıt kutupların birbirini yok etmesi olarak yorumlanan diyalektik yaklaşımdır. Bu ise ilkesizlik olarak değil tersine ilkelere daha sıkı bir bağlılıkla toplumsal değişim ve dönüşümü devlet alanından, ya da devlet olma ile izah etmekten çıkarır.   * Yazının devamı haftaya “Kopuş” başlığıyla yayınlanacaktır.    *Bu yazı, Jineolojî dergisinin “Demokratik Toplum Sosyalizmi” dosya konulu 35. sayısından kısaltılarak alınmıştır.