Tarihsel bir süreklilik olarak kadın ve yas 2026-09-11 09:07:28   “Bunun yöntemi ise Abdullah Öcalan’ın Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nda vurguladığı demokratik toplum perspektifi doğrultusunda, barış süreçleri merkezî devlet yapısının yeniden üretimiyle değil; yerel ve toplumsal öz-örgütlenmelerin güçlendirilmesiyle ilerlemesidir.”   Gulan Çağın Kaleli   Kadın bedeninin savaş zamanlarında hedef haline gelmesi, yalnızca fiziksel şiddetin değil; yas tutma, gömme ve hatırlama hakkının da kadınlar üzerinden cezalandırıldığı bir nekropolitik düzeni açığa çıkarır. Antigone’nin kardeşinin bedenini toprağa verme ısrarı, iktidarın ölüyü cezalandırma ve diriyi itaate zorlama siyasetini bozan ilk etik kırılma anlarından biri olarak, yasın bir direniş pratiğine dönüşebileceğini gösterir. “Toprağın üstündekilerden çok altındakileri memnun etmeliyim, sonsuza kadar onlarla kalacağıma göre, sen de çiğnemeye devam et tanrıların yasalarını…” diyen Antigone, kralın ahlak dışı yasalarına başkaldırının da ilk örneklerinden olmuştur. Benzer biçimde Kerbela’da Hüseyin’in bedeninin günlerce yerde bırakılması ve ardından Zeynep’in yasını kamusal bir hakikate dönüştüren tanıklığı, ölümün susturucu gücüne karşı kadınların hafıza ve adalet mücadelesini tarihsel bir süreklilik içinde görünür kılmıştır. Ekin Wan’ın teşhir edilen bedeni, Taybet İnan’ın sokakta bırakılan bedeni ve Cemile Çağırga’nın buzdolabında bekletilen cenazesi, bu sürekliliğin çağdaş yüzleri olarak kadınların yalnızca kayıplarını değil, bedenleri üzerinden kurulan bu şiddet rejimini de ifşa etmeye zorladığını gösterir.    Bu nedenle kadın mücadelesi, Antigone’den Kerbela’ya ve bugünün savaş coğrafyalarına uzanan bir çizgide, yas hakkını geri alma, kadın bedenini nekropolitik bir mesaj alanı olmaktan çıkarma ve yaşamın onurunu kolektif bir direnişle yeniden kurma iradesi olarak ortaya çıkar. Kadın aklı, yaşam gibi ölümün de anlamını arar ve ortaya koyar; çünkü modernite, yaşamı tüketilmesi gereken bir malzemeye dönüştürürken ölümü de ölüleri de sıradanlaştırmaya çalışır. Örneğin savaşlarda kitle imha silahlarıyla bir anda milyonlarca insan öldürülür. Mezarlıkların bombalanması, tahrip edilmesi de etik bir sorun olarak görülmez. Canlılar ne kadar değersizse ölüler de öyledir. Savaşta ölenler, insan değil adeta birer rakamdır. (Leyla Atabay, Ben Kendim Öteki). Bu nedenle kayıplarının yasını kamusal olarak ifade ettiklerinde kriminalize edilen ve acıları meşru görülmeyen kadınlar, saldırılara karşı politik yas sürecini bir varlık mücadelesi haline getirir. Çünkü politik yas, direniş ile iç içedir. Baskı, savaş, soykırım, erkek devlet şiddeti sonucunda yaşanan kayıpları hatırlatarak bir hafıza yaratır ve mücadele hattı örer. Ulus devletin topluma devamlı sordurmaya çalıştığı “Kimlerin yası tutulabilir?” sorusunun cevabını, kendi varlığına içkin bir yerden kadın hareketi yanıtlar. Yas tutma evresinde kapatılan, sessizliğe sürüklenen, siyahlar giydirilen kadın, artık örgütlenmeyi seçerek kolektif bir hafıza yaratır. Bu nedenle savaşların sona ermesi için ilk sözü kuran, çatışma alanlarında kalkan olan, yerlerde sürüklenen ve teşhir edilen cenazeleri almaya koşan, ilk olarak kadındır. Bu yalnızca duygusal bir varlık olmasından değil, duygusu ile politik bir kimlik kazanmış olmasından da kaynaklanır. Çünkü politik yasta hiyerarşi yoktur. Kadın mücadelesi, tam da bu noktada yasın kendisini siyasal bir direniş pratiğine dönüştürür. Nasıl mı? Kadınlar sessizliğe zorlanan yaslarını kolektifleştirerek, kayıpları görünür kılarak, acıyı bireysel bir travma olmaktan çıkarıp toplumsal hafızaya taşıyarak nekropolitik ve erkek egemen düzenin çerçevelerini kırar. Plaza de Mayo Anneleri, Cumartesi Anneleri, Barış Anneleri, Srebrenitsa Anneleri, Şilili kadınların arpilleras eylemleri, dünyaya yas ile adalet arasındaki karşı konulamaz gerçekliği duyurmuştur. (1973-1990 yılları arasında Pinochet diktatörlüğünde yas, sözle ifade edilemez hale getirilmişti. Bu nedenle kadınlar Arpilleras denilen kumaş panolar yaparak şiddeti ve yaslarını bu kumaşlar üzerinde ifade etti.) Ayrıca kadınlar, susturulmuş yasın alternatif anlatım biçimlerini de yaratmıştır. Bu nedenle kadınların yas üzerinden kurduğu politik hafıza ve direniş pratiği, geçmişin acılarını onarılabilir bir hakikat alanına taşıyarak, barışın toplumsallaştığı ve demokratik bir yaşamın yeniden kurulduğu bir geleceğin imkânını yaratır.   Barış ve Demokratik Toplum sürecinde yüzleşmenin zorunluluğu   Barış ve Demokratik Toplum Sürecini, yalnızca silahsızlanma ya da kurumsal reformlarla sınırlı ele almamız mümkün değildir. Bu süreç, ölümle kurulan ilişkinin dönüşümünü içermediği sürece eksik kalacaktır.   Ölü bedenlere dönük saldırılarla yüzleşmeden, yas hakkını tanımadan ve kadınların ölümüne yönelik politik şiddeti görünür kılmadan barışı konuşmak, bizi bütüncül bir yaklaşımdan uzaklaştırır. Çünkü yaşam ve ölüm, birbirini tamamlayan iki kavramdır. Özellikle politik ölümler, yaşama içkin bir anlamı dışarıya taşıran çok güçlü bir duygudur. Devlet de bu duygunun karşısında her zaman için baskılayan, reddeden bir pozisyonda kalmıştır. Dolayısıyla yaşatmak için ölümü kuşanan bir varlık gerçekliğinde, bundan sonra inşa edilecek yaşamda, ölülerimiz birer mihenk taşı olacaktır. Çünkü ölülerimiz bir propaganda nesnesi değil, tarihsel gerçekliğimiz, hafızamızdır. Onlara yaraşır yas tutma mekanları kurmak, hak ettikleri biçimde uğurlamak, ritüelleri gerçekleştirmek ise mücadele gerçekliğinin bir parçasıdır. Bu nedenle hafıza çalışmaları son derece önemlidir. Öyleyse “Hangi yaşamlar kayıp olarak kabul edilir ve hangileri sessizce silinir?” sorusunu bu çalışmalar kapsamında sormamız gerekir. Türkiye bağlamında bu soru, özellikle Kürtlerin ölümü söz konusu olduğunda çarpıcı bir anlam kazanır. Kürtlerin ölümleri, çoğu zaman tarihsel anlatı içinde görünmez kılınarak güvenlik söylemiyle meşrulaştırılır ve kamusal yas alanının dışında bırakılır. Barış sürecinin bir parçası olarak “ölülerle” nasıl ilişkilendiğimiz; reddettiğimiz ya da görmezden geldiğimiz gerçeklerle doğrudan yüzleşme olanağını ortaya koyar. Bu bağlamda yas ve gömülme hakkı, sadece ritüel bir hak değil; insan onurunun, hukukun ve toplumsal barışın önemli bir göstergesidir. Hem çatışmalı süreçte hem de çatışmasızlık sürecinde, devletin nekropolitikaya dair istikrarlı bir uygulamasını görüyoruz. Özellikle PKK/HPG ve YJA Star gibi örgütler içinde kalmış ve yaşamını yitiren kişiler nesneleştirilerek, ölüm haberleri kamuoyuna ‘etkisizleştirildi’ denilerek servis edilir; bu dil aracılığıyla ölüm sıradanlaştırılır, ölenin öznel varlığı silinir ve siyasal iktidarın nekropolitik yönetim stratejileri her benzer söylemde yeniden üretilir.   Çatışmasızlık sürecinin ardından havadan bombardımanlarla Kürt halkının hafızasına yönelik saldırılar; yine savaşçılar için oluşturulmuş mezarlıkların yakılması, mezar taşlarının kırılması ve 2015-2025 yılları arasında sıklıkla rastladığımız polis ya da jandarmanın cenaze törenlerine müdahaleleri -katılımın sınırlanması ve resmi izin süreçlerinin keyfi uygulanması yoluyla- yakınlarını kaybeden ailelerin ve toplulukların yas tutma ve defin törenlerini gerçekleştirmesini zorlaştırmıştır. Yine ailelere verilen cenazeler ya da kemikler, “adli emanet” olarak kargo paketinde yahut naylon kutularda teslim edilmiş; bu durum, yakınlarının son görevlerini yerine getirme sürecini daha travmatik bir hale getirmiş ve veda haklarını ellerinden almıştır. Kısaca Türkiye bağlamında, çatışmasızlık sürecinde dahi cenazelerin kriminalize edilmesi, defin süreçlerine getirilen idari kısıtlamalar ve kamusal yasın bastırılması, nekropolitikanın düşük yoğunluklu biçimde devam ettiğini bir kez daha göstermiştir. Böylece ölüm, doğrudan fiziksel şiddet yoluyla değil; yasın yasaklanması, bedenlerin teşhiri ya da görünmez kılınması yoluyla siyasallaştırılmıştır. Bu durum, barışın ölüm rejiminden kopuşunu değil, onun yeniden düzenlenmesi riskini barındırdığını ortaya koyar. İnsanlık tarihi açısından, hukuk kurallarıyla bir güvenceye dahi gerek duyulmadan toplumsallığın bir sonucu olarak kabul edilen gömülme ve yas hakkı, söz konusu “öteki” olduğunda norm dışı bırakılır. Nekropolitik açıdan bakıldığında burada hedef alınan yalnızca beden değil; yasın kolektifleşme potansiyelidir. Devlet, cenaze ritüellerini kontrol altına alarak hafızanın politikleşmesini engellemeyi amaçlar.   Yakın tarihi hatırlayacak olursak; 2015–2016 yıllarında Cizre’de ilan edilen sokağa çıkma yasakları sırasında, yaralıların bodrumlarda mahsur kaldığı ve yaşamlarını yitirdiği olaylar, Türkiye’de nekropolitikanın mekânsal boyutunu açık biçimde ortaya koymuştur. Yaşam hakkı ihlalinin yanı sıra, cenazelerin uzun süre ailelere teslim edilmemesi ve defin süreçlerinin engellenmesi, ölüm sonrası şiddetin de sistematik olduğunu göstermiştir. (Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), Sokağa Çıkma Yasakları ve Yaşam Hakkı İhlalleri Raporu) Yine 28 Aralık 2011’de Roboskî’de 34 sivilin hava bombardımanıyla öldürülmesi, Türkiye’de “meşru ölüm” söyleminin en çarpıcı örneklerinden biridir. Olayın ardından yürütülen soruşturmalarda etkili bir yargılama sürecinin işletilmemesi ve sorumluların hesap vermemesi, nekropolitikanın cezasızlık boyutunu açığa çıkarmıştır. (İnsan Hakları Derneği (İHD), Roboskî Katliamı Raporu) Roboskî’de yas, devletin güvenlik söylemi tarafından sürekli olarak sınırlandırılmış; ailelerin adalet arayışı kriminalize edilmiştir. Böylece yasın kamusal alanda tutulması, barışın önünde bir engel olarak sunulmuş; ölüm, politik sorumluluktan arındırılmaya çalışılmıştır. Bu olay, nekropolitikanın hukuki ve söylemsel araçlarla nasıl sürdürüldüğünü göstermesi bakımından kritik önemdedir. Ayrıca, 1990’lı yıllardan itibaren zorla kaybedilen kişilerin yakınları tarafından yürütülen Cumartesi Anneleri eylemleri, Türkiye’de nekropolitik iktidara karşı en uzun soluklu karşı-hafıza pratiklerinden biridir. Ancak bu eylemler, özellikle son yıllarda, “kamu düzeni” gerekçesiyle engellenmiş ve yas tutma pratiği kriminalize edilmiştir.  Oysa Türkiye’de 1990’lardan itibaren ortaya çıkarılan toplu mezarlar, nekropolitikanın en çıplak biçimlerinden birini oluşturmaktadır. Bugüne kadar ilan edilen çatışmasızlık süreçlerinde, mezarların büyük kısmı ya etkin biçimde soruşturulmamış ya da adli süreçler zamana yayılmıştır. Kayıp bedenler, yalnızca geçmişin bir meselesi değil; barış sürecinin eksik bırakılmış yüzleşme alanlarıdır. Toplu mezarlar bağlamında nekropolitika, ölümü yalnızca gerçekleştirmekle kalmaz; ölümü tanınmaz kılar. Kimliksiz bedenler, yas tutulamayan ölüler ve belirsiz defin süreçleri, aileler için sürekli bir askıda kalma hali yaratır. Dolayısıyla çatışmasızlık sürecinde toplu mezarlara dair etkili bir hakikat ve adalet mekanizmasının kurulması, yüzleşme ve hakikat açısından son derece önemli bir adım olacaktır.  Çünkü Türkiye’de çatışma bağlamında hayatını kaybeden kişilerin bir kısmı kamusal yasın konusu haline gelirken, bir kısmı sistematik olarak bu haktan mahrum bırakılmıştır. Bu ayrım sadece bireysel acıları derinleştirmekle kalmamış; aynı zamanda toplumsal barışın önündeki en büyük engellerden biri haline gelmiştir. Bu nedenle nekropolitikaya karşı mücadele, ölümün politik kimliklere göre ayrıştırılmasına karşı radikal bir eşitlik talebini merkezine almak zorundadır.   Nekropolitik iktidar, çoğu zaman hukukun askıya alınmasıyla değil; hukukun araçsallaştırılmasıyla işler. Bu nedenle barış sürecinde hukuki mücadele hem sınırları olan hem de vazgeçilmez bir alandır. Yas ve gömülme hakkının açık biçimde tanımlanması, cenazelere yönelik idari müdahalelerin sınırlandırılması ve etkili soruşturma yükümlülüğünün işletilmesi, nekropolitik pratiklerin hukuki zeminini daraltabilir. Ancak hukuki düzenlemeler tek başına yeterli değildir. Barış sürecinde esas ihtiyaç, hakikat ve yüzleşme mekanizmalarının kurulmasıdır. Hakikat komisyonları, hafıza çalışmaları ve kamusal tanıklık süreçleri, nekropolitikanın görünmez kılmaya çalıştığı ölüm pratiklerini açığa çıkararak toplumsal adaletin önünü açar. Yüzleşme, geçmişi kapatmak değil; ölüm rejimlerinin sürekliliğini kesintiye uğratmak anlamına gelir. Barış, ölümle pazarlık etmek değildir; ölümün yönetilme yetkisini iktidarın elinden almayı zorunlu kılar. Bu nedenle çatışmasızlık sürecinde nekropolitikaya karşı mücadele hukuki, politik, kadın bakışını esas alan ve hafıza temelli çok katmanlı bir müdahaleyi zorunlu kılar. Ancak yaşam gibi ölüm rejimleriyle de yüzleşen, yasın eşitliğini de tanıyan barış, demokratik bir geleceği vaat edebilir.   Sonuç   Barış, ölümün siyasal yönetimini sona erdirerek kurulabilir. Türkiye ve Kürdistan deneyimi, nekropolitikaya karşı mücadelenin barışın tali değil, asli koşullarından biri olduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır. Abdullah Öcalan’ın Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nda altını çizdiği demokratik toplum; yaşamı merkeze alan, siyaset ve iktidarın merkezileşmesini reddeden ve tam da bu nedenle barışı bir güvenlik düzenlemesine ya da silahların susması anına indirgemeyen radikal bir çerçeve sunar. Manifesto, devlet aklının yaşam ve ölüm üzerindeki mutlak tasarruf iddiasını reddederek barışı, toplumsal öz-örgütlenme, etik-politik sorumluluk ve birlikte yaşama iradesi üzerinden yeniden tanımlar. Bu perspektiften bakıldığında barış, bir yanıyla da nekropolitik rejimlerin normalleştirilmediği ve öldürülebilirlik hallerinin ortadan kaldırıldığı; başka bir deyişle yaşamın siyasal değerinin geri kazanılmasıyla mümkün olabilir.   Türkiye’de kalıcı ve adil bir barış, bu nedenle, yalnızca çatışmanın sonlanmasını değil; ölümün bir yönetim tekniği olmaktan çıkarıldığı yeni bir siyasal ufkun inşasını da zorunlu kılmaktadır. Bu bağlamda önümüzde duran inşa sürecinde, hukuki ve toplumsal çalışmaların üretiminde, nekropolitikaya karşı geliştirilecek politikanın da varlığı önemlidir.  Dolayısıyla öncelikli olarak güvenlik politikasının değişmesi gerekir. Barış süreçlerinde ilk ve en kritik adım, güvenlikçi devlet aklını çözümün merkezinden çıkartmaktır. Güvenliğin, “tehditlerin bertaraf edilmesi” üzerinden değil; yaşamın korunması ve sürdürülmesi üzerinden yeniden tanımlanması gerekir. Bu yaklaşım, olağanüstü hal rejimlerinin, sürekli militarizasyonun ve cezasızlık pratiklerinin sonlandırılmasını, kolluk ve askeri güç kullanımının istisnai, şeffaf ve sivil denetime açık hale getirilmesini zorunlu kılar. Aksi halde barış, çatışmasızlık adı altında nekropolitik düzenin yeniden üretimine dönüşür.   Diğer yandan, “öldürülebilirlik rejimleri”nin hukuki tasfiyesi kaçınılmazdır. Çünkü nekropolitikanın temel mekanizmalarından biri, belirli toplumsal grupların fiilen “öldürülebilir” kılındığı hukuki gri alanlardır. Barış süreçleri, bu alanların açık biçimde tanımlanmasını ve ortadan kaldırılmasını hedeflemelidir.  Örneğin, ölülerin teslim edilmesi, cenaze törenlerinin gerçekleştirilmesi ve defin süreçleri, tarihsel olarak insan onurunun ayrılmaz bir parçası sayılmış; bu nedenle pozitif hukuk tarafından dahi ayrıca düzenlenmesine gerek duyulmayan, ahlaki bir kural olarak kabul edilmiştir. Ne var ki ulus devlet pratiklerinde bu temel hakkın sistematik biçimde ihlal edilmesi ve bir eziyet yöntemine dönüştürülmesi, ölülere ilişkin hakların da hukuki ve siyasal güvence altına alınmasının zorunluluğunu açıkça göstermektedir. Yine faili meçhuller, zorla kaybetmeler, sınır ötesi operasyonlar ve cezasızlık politikalarıyla yüzleşilmeden kurulan hiçbir barış kalıcı olamaz. Bu nedenle, hakikat komisyonları, bağımsız yargısal mekanizmalar ve onarıcı adalet modelleri barışın tamamlayıcı unsurları değil; kurucu bileşenleri olarak ele alınmalıdır. Barış süreçlerinde yas, hafıza ve kamusal tanıma mekanizmalarının kurulması son derece önemlidir. Nekropolitik rejimler yalnızca öldürme pratiğiyle değil, ölümü görünmezleştirme ve yas tutma hakkını gasp etme yoluyla da işler. Bu nedenle barış süreçlerinde, kamusal yasın ve kolektif hafızanın tanınması önemlidir. Katliamların, kayıpların ve sistematik şiddetin resmî inkâr politikalarıyla değil; kamusal tanıma ve yüzleşme süreçleriyle ele alınması gerekir. Anma mekânları, hafıza merkezleri ve toplumsal anlatıların çoğalması -yani sözlü tarih çalışmalarının yapılması ve arşivlenmesi- yaşamın siyasal değerinin yeniden kurulmasının önemli araçlarıdır. Bu çalışmaların yapılması resmi tarih yazımına karşı da bir itiraz olacaktır.    Son olarak barış, tek seferlik bir anlaşma ya da nihai bir “son durum” olarak değil; yaşamı koruyan ve çoğaltan sürekli bir siyasal süreç olarak kavranmalıdır. Nekropolitikaya karşı barış, iktidarın ölüm üretme kapasitesinin her an denetlendiği, sınırlandığı ve dönüştürüldüğü dinamik bir mücadele alanıdır. Bu nedenle barışın güvencesi, silahların susması değil; yaşamın dokunulmazlığının siyasal ve toplumsal olarak içselleştirilmesidir. Bunun yöntemi ise Abdullah Öcalan’ın Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nda vurguladığı demokratik toplum perspektifi doğrultusunda, barış süreçleri merkezî devlet yapısının yeniden üretimiyle değil; yerel ve toplumsal öz-örgütlenmelerin güçlendirilmesiyle ilerlemesidir. Yerel meclisler, kadın örgütlenmeleri, ekolojik ve kültürel özyönetim pratikleri, nekropolitik iktidarın merkezileştirilmesine karşı yaşamı savunan siyasal alanlar olarak desteklenmelidir. Barış, devletin “lütfu” olarak değil, toplumun kolektif kurucu iradesi olarak inşa edilmelidir.   *Bu yazı, Jineolojî Dergisi’nin “Kadın ve Barış” dosya konulu 37. sayısından kısaltılarak alınmıştır.