Özgürlük Kapanı: Kimin seçimi, kimin rızası! 2026-11-06 09:04:00   “Şiddeti durdurmak günlük yaşama nüfuz edecek, yaşamsal inşa projeleri ile geliştirilebilir. İntihar eden, öldürülen her kadın için çektiğimiz acı, duyduğumuz öfkeyi demokratik inşa görevlerine aşkla katılmaya dönüştürmek boynumuzun borcudur.”    Zeynep Beydağı    Mücadele stratejilerimizi geliştirirken kapitalizmin, ataerkiyle olan göbekten bağını dikkate alarak, kadınlar için özgürlük olarak sunduğu her alanı bir kapan olarak değerlendirmek durumundayız. Kadın hareketlerinin politik alana çekmeye çalıştığı her konu itina ile pazar alanına sürükleniyor. Yeni pazar alanları, yeni şiddet alanlarını da oluşturmaktadır. Kadınlara yönelik taciz, tecavüzlerin artışında ve yaygınlaşmasında cinselliğin sınırsız özgürlüğünü pazarlayan kapitalizm belirleyicidir. Robin Morgon’ın çok isabetli tespiti ile “porno teori, tecavüz ise pratiktir” söylemini doğrular biçimde her şeyin seksi çağrıştırdığı, güdüleri ve arzuları maksimize ettiği bir toplumda bunun en ağır bedellerini kadınlar ve çocuklar yaşamaktadır. Kapitalizmin, cinselliği çağın afyonu gibi kullanımı, internet teknolojisiyle sınır tanımaz boyutlara ulaşmıştır. Artık insanların internet profillerindeki duruş ve pozları, kıyafetler, davranışlar pornografikleştirilmiştir. Yaşamımıza neredeyse bir porno estetiği hakim kılınmıştır. Cinsellik yaşamın bu kadar her alanına sindiği için taciz ve tecavüz olaylarında rızanın sınırları muğlaklaşmıştır. Arzuların özgürce yaşanması söylemi, cinsiyetçi toplum ve kapitalizmin pazar stratejileri ile taciz ve tecavüzlere geniş bir saha açmıştır. Cinsel şiddet, en yaygın şiddet biçimi haline gelirken arzu, rıza, şiddet arasındaki sınırlar muğlaklaştırılıp, bunun en ağır bedellerini genç kadınların ödediği bir durum ortaya çıkmıştır.    Cinsellik konusunda bu gerçeklikleri göz önünde bulunduran bir yaklaşım düzeltmesine gidilmesi gerektiği açıktır. Geleneksel toplumun yasak, günah çerçevesi ile sistemin bir afyon olarak cinselliği kullanmasının ötesine geçen bir yaklaşıma ihtiyaç vardır. Güney Kore’deki 4B hareketi bu konuda bir tepki çıkışı olarak dikkat çekicidir. Cinsel şiddete karşı kadınların flört, evlilik, aşk, cinselliği boykot etmeleri anlamlıdır. Fakat bu da sorunun çözümü açısından yeterli değildir. Özelde genç kadınların doğru seçimler yapabilmesini sağlayacak eğitim çalışmaları ile birlikte sanatsal boyutu da kapsayan özgür eş yaşam tartışmaları bu noktada önem taşır. Özgür eş yaşam demokratik toplum inşasında temel boyuttur. Fakat ya çok soyut ele alınmakta ve geleceğe ertelenmiş bir proje olarak değerlendirilmekte ya da somutlaştırmak adına mevcut ilişkilerin özgür eş yaşam ilişkileri olduğu yanılgısı yaşanmaktadır. Kadın erkek ilişkilerinin özgürlük ve eşitlik temelindeki inşası günlük yaşam pratikleri ile somutlaştırılmalıdır.   4B hareketi sanal dünyada yayılan bir hareketti. Aynı dünyada “inceller” de yayılıyor. Bugün sanal dünyanın sadece dijital değil, fiili şiddet ürettiği gerçeğini gözeterek, kendimizi bilinçli ve savunmalı kılmamız gerekiyor. Bugün, kendini sunma, görünür kılma arzusu ile özelde genç kadınlar dijital sahada birer ava dönüştürmektedir. Kadın ve çocuklara şiddetin yoğunlaştığı dijital medyada ısrarlı takip, taciz, bilgilerin ve fotoğrafların çalınarak şantaj yapılması, görüntülerin montajlanıp itibar suikastine kadar genişleyen birçok yöntem söz konusudur. Birçok kadın tehlikenin farkında olmadığı, nasıl tedbir alacağını bilmediğinden bu şiddet karşısında çaresiz kalmaktadır. Dijital medyanın artık yaşamın bir parçası olduğunun bilinciyle doğru ve tedbirli kullanım, buradaki şiddet yöntemlerine karşı özsavunma yaklaşımını geliştirmek gerekmektedir. Çocukluk çağından başlayarak bilinçli kullanım ve bağımlılığın oluşmayacağı şekilde eğitim verilmesi önem taşımaktadır. Dijital şiddetin uygulanma biçimlerine dair gençlerin, kadınların daha özel bilinçlendirilmesi de üzerinde durulmayı gerektiren bir konudur.    Kendini sunma, görünür kılma arzusunun ikiz kardeşi olan bedene yatırım yapmak, sağlıklı ve güzel olma istemi de ışıltılı bir şiddet alanı olarak yayılıyor. Bedenin mükemmelleştirilme ve güzelleştirilmesi, genç kalmak, ilgi odağı olmak, sağlıklı yaşam adına bireyler kendi bedenlerine şiddet uygulamaktadırlar. “Botoks, silikon veya güzellik zombileri değil, kas, anabolika ve fitness merkezi zombileri de vardır… Hepimizin birer performans ve sağlık zombisi olduğumuz söylenebilir”. (Byung-Chul Han, Şiddetin Topolojisi) Sağlıksız biçimde sağlık takıntılı, duygularımızı yansıtan mimikleri felç eden güzellik takıntısı kadınların varoluşlarını biçimsel güzelliğe indirgenmesinin sonucudur. Tarihin hiçbir döneminde kadınlar kendi bedenleri ile bu denli sorunlu olmadılar. Bedene yatırım yapmak, iş bulmanın, evlenmenin ve kendini iyi hissetmenin gereği sayılıyor. Medyanın teşvik ettiği bu güzellik çılgınlığı kişiler arası ilişkilerin de temel konusu ve kimi zaman dostça bir uyarı ve eleştiriyi aşan şiddete dönüşüyor. İnsanlar birbirlerini kiloları, kıyafetleri, biçimleri konusunda uyarmak adına kırıcı, kompleks yaratıcı olabiliyorlar. Neredeyse herkese mankenler gibi olması için baskı uygulanıyor.    1970’li yıllarda beden pozitif hareketleri bu dayatmalara karşı bir tepki olarak gelişti. Fakat tepkisel çıkışlar hem marjinal kalır hem de devamlılık sağlayamazlar. Bireyin sağlığına, görünümüne dikkat etmesi ile bunun bir takıntı haline gelmesi, belli kalıpların dayatılması farklıdır. “Kendini böyle daha güzel hissediyorsa, güçlü hissediyorsa estetik yapmanın sakıncası yoktur” liberalizmin söylemidir. Kadınlara kendilerini çirkin hissettiren, komplekse sokan nedir sormak gerekmez mi? Kadınların parlak saçlarla, simetrik ve pürüzsüz bir ciltle güçlenmeyeceği açıktır. Birbirine benzer yüzler, kıyafetler bizi başkalarından farklı kılan yanlarımızı silmektedir. Birey olmak biçim de dahil olmak üzere kendi farklılıklarımızla var olabilmektir. Kadın güzelliğinin özgürlükle bağı, estetik yaklaşımımız daha derinlikli ve yaşamsal bir konu olarak gündemleşmelidir. Bu noktada sadece eleştiren, ret eden değil, kendi güzellik anlayışını somutlaştıran bir düzeye ulaşmalıyız.   Kapitalist sistemin kapanlarını kurduğu bütün bu şaşaalı tüketim alanı içinde, paran kadar varsın, paran kadar seçim yapabilirsin. Dolayısıyla çalışmak, para kazanmak önemli bir varlık alanına dönüşmüş durumda. Ekonomik bağımsızlık, çalışma özgürlüğü konuları kadınların özgürlük mücadelesinde önemli alanlar olsa da ister “bir erkeğin eline baksın” ister kendi maaşı olsun, ekonomi alanı kadınlar için tam bir şiddet kapanı olmaya devam ediyor. Ekonomik özgürlük söylemi kadınları ucuz iş gücü olarak piyasaya dahil ederken, onların evdeki rolleri ile uyumlu sektörlerde iş sahaları açılmıştır. Dünyada hizmet ve eğlence sektörü büyük oranda kadın emeğine dayanır. Ancak buralarda da tacize ve baskıya maruz kalmaktan kendilerini kurtaramazlar. Üniversitelerden, sinema ve sanat alanına kadar hemen hemen tüm iş alanlarında kadınların mağdur oldukları tacizleri deşifre eden eylemleri, baskı, şiddet ve taciz vakalarının bilinen ve tahmin edilenin çok ötesinde bir gerçekliği olduğunu gözler önüne sermektedir. İşyerinde patronun veya çalışma arkadaşlarının baba, koca, abi gibi davranışlarına maruz kalan kadınlar, işsiz kalma korkusuyla çoğu zaman uğradıkları şiddeti ifşa etmeye cesaret edememektedirler.     Ekonomik şiddet, kadınların cinsiyetçi iş alanlarına, kapitalizmin sömürü çarklarına dahil olması ile çözülemez. Kadınlar arasındaki bağları güçlendirecek, kendi yaşamını örgütleyebileceği girişimlerin, kolektifleri, kooperatiflerin oluşturulmasına ihtiyaç vardır. Bunun için çok yönlü stratejiler belirlenebilir. Bir yanı kadın hareketlerinin girişimleri, destekleri ve örgütlemesi ile bir yanı da mevcut iş alanlarında kadınların kendi aralarındaki bağları, örgütlenmeyi güçlendirmesi ile iç içe çalışmalar düşünülmelidir. Bu klasik sendika mantığının ötesinde emekçi kadınların kendi aralarındaki kolektif örgütlenmesini, dayanışmasını kapsayan karakterde olmalıdır.   Şiddete karşı komünal seçimler   Şiddet, bütün bu yazıda tartıştığımız gibi sadece fiziki olarak zarar vermekle tanımlanabilecek bir olgu değildir. Kadınların kendilerini değersiz, düşüncesiz, yeteneksiz ve çaresiz hissetmesini sağlayacak özel stratejileri kapsayan bir süreçtir. Düşünebilme, kendini savunabilme mekanizmaları kırıldığında kadınlar, şiddete uğradıkları ilişkilerden kendini kurtarma iradesini yitirmektedirler. Bu hali tarifleyecek bir şiddet tanımı da yapılmaktadır: duygusal istismar. Ancak bu tarif, bir şiddet biçimi olarak sınırlandırılabilecek bir durumu değil, şiddetin kendisine dair gerçeği ifade eder. Şiddeti etkili kılan en belirleyici hamle, kadınları güç ve destek alabileceği ilişkilerden tecrit etmektir. Bu aynı zamanda, şiddete karşı mücadelede tutunmamız gereken en hassas politikaya da işaret eder. Yoldaşlık, arkadaşlık, dostluk bağları yaşamın her alanında bireyi güçlendirici, sağaltıcıdır.    Dostluk ancak özgür olan ve karşısındakinin de özgür olduğunu kabul eden kişiler arasında gerçekleşebilir… Dostluk, özel alan ile kamusal alan arasındaki bir ara mekân gibidir. O mekânda dostlarımızla görüşlerimizi, sezgilerimizi, yargılarımızı paylaşarak, tartışarak birlikte dünyayı anlama çabasına girişiriz ve dünyayı insanileştiririz… Kamusal ortak dünyaya güçlenmiş olarak çıkarız ve her şeyin çabucak tüketildiği bir dünyada sürekliliğin ve sadakatin varlığını duyumsarız. Dostlara sadakat, kendimize ve dünyaya duyduğumuz güveni ve umudu pekiştirir. (Fatmagül Berktay, Düşünme Etiği)   Sonuç itibariyle, şiddetin yaşamın her alanında bizleri nefes alamaz hale getirdiği her yerde komünal temelde çözümlerle nefes alabilir, özgür seçeneklerimizi oluşturabiliriz. Komün, zorunlu olarak bir araya gelen bireylerden ziyade, özgür bireylerin karşılaşma, tartışma, eleştiri, destek ve gücünü açığa vurduğu zemindir. Sağlam bir komün ancak doğru temelde kurulmuş arkadaşlık, dostluk bağları ile kalıcı hale gelir. Kadınlar arasındaki ilişkilerin birbirini güçlendirdiği zeminde duygusal istismar işlemez. Birbirimizi güçlendirdiğimiz zeminlerde aynı zamanda özsavunma mekanizmalarımızın geliştirilmesine ihtiyaç var. Şiddeti durdurmak günlük yaşama nüfuz edecek, yaşamsal inşa projeleri ile geliştirilebilir. İntihar eden, öldürülen her kadın için çektiğimiz acı, duyduğumuz öfkeyi demokratik inşa görevlerine aşkla katılmaya dönüştürmek boynumuzun borcudur.    *Bu yazı, Jineolojî Dergisi’nin “Şiddet ve Direniş” dosya konulu 38’inci sayısından kısaltılarak alınmıştır.