Kürt kadın hareketinin bilgisinden barışın yeni sosyolojisine

  • 09:05 27 Eylül 2026
  • Kadının Kaleminden
“Kırk yıllık bir kadın mücadelesi, savaşın bilgisini barışın bilgisine nasıl dönüştürecek? Dağda kendisini oluşturmuş kadın, şimdi şehirde ve toplumda kendisini yeniden nasıl oluşturacak?”
 
Rewşen Zozan 
 
Türkiye'de kırk yılı aşan savaş deneyimi yalnızca devlet ile Kürt hareketi arasında siyasal ve askeri bir mücadele üretmedi. Bu uzun tarih aynı zamanda bir kadın bilgisi, bir kadın siyaseti, bir kadın örgütlenmesi ve giderek kendine özgü bir kadın varlığı ve kadın kimliğinin dönüşümünü de üretti. Bu nedenle bugün önümüzde duran mesele yalnızca savaşın sona ermesi değildir. Asıl meselelerden biri, savaş içerisinde oluşmuş bu kadın bilgisinin barış içerisinde nasıl yeni bir bilgiye dönüşeceğidir. Çünkü savaşın sona ermesi, savaş sırasında kurulmuş bütün toplumsal ilişkilerin sona ermesi anlamına gelmez. Silahlar susabilir; ancak savaşın insanlarda oluşturduğu kimlikler, hafızalar, ilişkiler, korkular, dayanışmalar, hiyerarşiler ve özgürlük biçimleri bir gecede ortadan kalkmaz. Hatta bazen asıl büyük dönüşüm savaş bittikten sonra başlar.
 
Savaş ile barış aynı toplumsal gerçeklik değildir
 
Savaş ile barışı yalnızca iki farklı siyasal durum olarak düşünmek eksik kalır. Bunlar aynı zamanda iki farklı sosyolojik ve ontolojik durumdur. Savaş, gündelik hayatın olağan düzenini bozar; insanların birbirleriyle ilişkilerini, aileyi, toplumsal rolleri, mekânı, emeği, bedeni ve zamanı yeniden düzenler. Ontolojik olarak ise insanın kendisini nasıl tanımladığını değiştirir. İnsan “kimim?” sorusuna artık yalnızca mesleği, ailesi, toplumsal statüsü veya yaşadığı yer üzerinden cevap vermez. Savaş bu soruya başka kelimeler ekler: yoldaşım, savaşçıyım, direnenim, tutsak oldum, kaybettim, kaçtım, dağa çıktım, geri döndüm, hayatta kaldım. Dolayısıyla savaş yalnızca bir çatışma biçimi değil, aynı zamanda bir insan ve toplum üretme biçimidir.
 
Barış ise başka bir insan ve toplum üretme biçimi olmak zorundadır. Eğer savaşın ürettiği insanı olduğu haliyle barışa taşımaya çalışırsak, barış savaşın başka bir biçimine dönüşebilir. Ancak savaşın ürettiği deneyimi tamamen silersek, kırk yıllık toplumsal hafızayı ve kadınların oluşturduğu özgün bilgiyi de kaybederiz. O halde yapılması gereken ne savaş insanını aynen korumaktır ne de onu geçmişinden koparmaktır. Yapılması gereken, savaş deneyimini barış bilgisine dönüştürmektir.
 
Kürt kadın hareketinin özgün bilgisi
 
Kürt kadın hareketinin bugün ulaştığı noktayı yalnızca son yıllarda ortaya çıkan bir siyasal örgütlenme biçimi olarak okumak mümkün değildir. Hareketin kendi tarih anlatısında kadınların özgürlük mücadelesi yaklaşık kırk yıllık bir birikim üzerinden tanımlanıyor. Ancak burada önemli olan yalnızca süre değildir. Asıl önemli olan, bu süre içerisinde bir bilgi üretim biçiminin oluşmuş olmasıdır.
 
Bu bilgi yalnızca kitaplardan veya akademik kuramlardan gelmedi. Dağlardan, cezaevlerinden, kadın örgütlenmelerinden, kadın akademilerinden, kooperatiflerden, yerel meclislerden, savaş deneyiminden ve kadınların birbirlerine eğitim vermesinden geldi. En önemlisi, kadınların kendi hayatlarını yalnızca yaşamakla kalmayıp analiz etmeye başlamalarından geldi.
 
Jineolojî'nin özgün iddiası tam burada önem kazanıyor. Jineolojî, hareket tarafından “kadın ve yaşam bilimi” olarak tanımlanan bir bilgi yaklaşımıdır. Bu nedenle Kürt kadın hareketinin ürettiği bilgiyi yalnızca “kadınların özgürlük mücadelesi” olarak okumak yetersiz kalır. Burada aynı zamanda bir bilgi mücadelesi vardır: Kim kadın hakkında konuşacak? Kadını kim tanımlayacak? Kadının tarihini kim yazacak? Kadının özgürlüğünün ölçütü ne olacak? Kadın ile toplum arasındaki ilişki nasıl kurulacak? Ve belki de en önemlisi, kadın kendisini tanımlayan bir özne olabilir mi?
 
Kürt kadın hareketinin özgünlüğü büyük ölçüde bu sorular etrafında şekillendi. Bu bilgi yalnızca teoriden oluşmadı. Teori ile pratik arasında sürekli bir ilişki kurulmaya çalışıldı. Kadın akademileri, özerk eğitimler, kadın örgütlenmeleri, meclisler ve farklı toplumsal alanlarda oluşturulan kurumlar bu nedenle önem kazandı. Kadınların birbirlerini eğitmesi, deneyimlerini analiz etmesi ve kendi yaşamlarından bilgi üretmesi, kadının yalnızca siyasetin nesnesi olmaktan çıkarılıp bilginin üreticisi haline getirilmesini mümkün kıldı.
 
Bu açıdan kadın sadece araştırılan kişi değil, araştıran kişi; sadece temsil edilen kişi değil, temsilin anlamını belirleyen kişi; sadece yardım alan kişi değil, toplumsal çözüm üreten kişi; sadece savaşın mağduru değil, tarihin kurucusu olabilir. Dolayısıyla yaklaşık kırk yıllık deneyim, yalnızca bir siyasal hareket deneyimi değil, aynı zamanda bir toplumsal öğrenme deneyimidir.
 
Savaşın içinde oluşan kadın varlığının dönüşümü
 
Yaklaşık kırk yıl içerisinde kadınların savaş alanında, örgütlenmede ve siyasal mücadelede oluşturduğu varlık gerçekten yeni bir kadın kimliği ve yeni bir kadın varlığı yarattı mı? Büyük ölçüde evet. Ancak bu dönüşümün önemli bir paradoksu var: Savaş koşullarında oluştu ve dolayısıyla olağanüstü koşulların ürünü oldu.
 
Dağda kadın ile erkek arasındaki ilişkiler, gündelik hayatın geleneksel normlarından farklı biçimlerde kurulabildi. Kadın kendi bedenini, zamanını, emeğini ve kararlarını farklı biçimde örgütleyebildi. Kadın savaşçı yalnızca savaşan kişi olmadı; aynı zamanda eğitim alan, eğitim veren, karar alan, örgütleyen, yöneten ve kendisini dönüştüren bir özne olarak kuruldu. Bu nedenle kadın gerilla deneyimini yalnızca askeri bir deneyim olarak okumak büyük bir eksiklik olur. Buradaki asıl dönüşüm silahın kendisinde değil, kadının kendisini nasıl algıladığında ve nasıl örgütlediğinde gerçekleşti.
 
Fakat burada daha zor bir soru ortaya çıkıyor: Savaşın olağanüstü koşullarında mümkün olan bu kadın varlığı, barışın olağan koşullarında nasıl sürdürülecek?
 
Model olmak ile toplumsallaşmak aynı şey değildir. Dağdaki kadın deneyimi toplumdaki milyonlarca kadının gündelik hayatına doğrudan aktarılabilecek bir model değildir. Dağ başka bir mekândır, kent başka bir mekândır. Savaş başka bir toplumsal koşuldur, barış başka bir toplumsal koşuldur. Kolektif yaşam başka bir şeydir, aile yaşamı başka bir şeydir, ekonomik hayat başka bir şeydir. Dolayısıyla yapılması gereken savaş döneminde yaratılmış kadın varlığını olduğu gibi topluma taşımak değil, onu barış koşullarında yeniden üretmektir.
 
Belki de önümüzdeki dönemin en önemli kadın siyaseti tam burada başlayacaktır. Dağdaki “hevalliğin” kentteki karşılığı ne olacak? Hevallik, yalnızca bir örgütsel hitap biçimi değildir. Yoldaşlık; birlikte yaşamak, birlikte direnmek, birlikte öğrenmek, birlikte kaybetmek, birbirine güvenmek ve birbirinin yaşamından sorumlu olmak üzerinden güçlü bir toplumsal ilişki yaratabilir. Ancak modern kent hayatında bunun karşılığı yeniden düşünülmek zorundadır. Kadın eve döndüğünde heval kimdir? Mahallede, işyerinde, sendikada, kooperatifte, üniversitede, siyasette ve aile içinde kimdir?
 
Burada artık savaşın dayanışma biçimini barışın toplumsal kurumlarına dönüştürmek gerekir. Dağdaki yoldaşlık, barışta toplumsal dayanışmaya dönüşebilmelidir. Aksi halde dağdaki güçlü kolektif ilişki ile kentteki atomize birey arasında büyük bir boşluk oluşabilir ve bu boşluk kadınların yeniden yalnızlaşmasına yol açabilir.
 
Örgütlü güç neye dönüşecek?
 
Barış sürecinin en önemli sorularından biri de budur: Örgütlü gücün savaş koşullarındaki biçimi, toplumsal yaşam içerisinde hangi biçime dönüşecek?
 
Bu sorunun cevabı yalnızca veya bireysel istihdam olmamalıdır. Çünkü örgütlü güç burada yalnızca bir araç değildir. Arkasında bir kimlik, disiplin, aidiyet, yoldaşlık, amaç, anlam ve yaşam biçimi vardır. Dolayısıyla silah bırakıldığında yalnızca bir nesne bırakılmaz; bir yaşam biçimi dönüşür.
 
Bu nedenle silahın yerine yalnızca istihdam koymak yetmez. Silahın yerine özne olma kapasitesi, siyasal katılım, eğitim, ekonomik bağımsızlık, kadın dayanışması, toplumsal sorumluluk ve barış kurma kapasitesi konulmalıdır. Ve belki de en önemlisi, silahın yerine söz konulmalıdır. Sıradan bir söz değil; karar üreten, toplumsal karşılığı olan, örgütleyen ve bilgi üreten bir söz.
 
Savaş koşullarında güç önemli ölçüde silahlı kapasite üzerinden kurulabilir. Barış koşullarında ise güç başka biçimlerde örgütlenmek zorundadır. Bilgi, eğitim, ekonomi, örgütlenme, hukuk, kültür, medya, yerel yönetim, kooperatif, akademi ve sivil toplum barışın yeni güç alanlarıdır. Bu nedenle eski kadın savaşçının barış dönemindeki dönüşümünü “savaşçıdan sivile” geçiş olarak tarif etmek yetersiz kalır. Hedef, savaşçıdan pasif sivile geçiş değil, savaşçıdan aktif barış öznesine geçiş olmalıdır.
 
Nepal ve Kolombiya deneyimleri ne söylüyor?
 
Dünyadaki savaş sonrası deneyimler, kadınların barış sürecinde nasıl konumlandırıldığına ilişkin önemli sorular ortaya koyuyor. Nepal'de Maoist kadın savaşçıların önemli bir bölümü savaş sırasında örgütsel ve siyasal alanlarda güçlü roller üstlenmişti. Ancak barış sonrasında “normal hayata dönüş” beklentisiyle karşılaştılar. Araştırmalar, eski kadın savaşçıların yeniden entegrasyon sürecinde toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri ve “normal kadınlık” beklentileriyle karşı karşıya kaldığını gösteriyor.
 
Buradaki problem oldukça açık: Barış bazen kadından savaş sırasında kazandığı özneyi geri vermesini isteyebilir. Kadın savaş sırasında “Ben yapabilirim” demiştir; barış geldiğinde toplum ona “Artık evine dön” diyebilir. Kadın savaş sırasında “Karar verebilirim” demiştir; barış geldiğinde “Bu erkeklerin işi” denilebilir. Böyle bir durumda savaşın kadın üzerindeki yükü sona erdirilirken, savaşın kadın üzerinde açtığı özgürlük alanı da kapatılmış olur.
 
Kolombiya'daki FARC eski savaşçılarının yeniden entegrasyonu ise başka bir ihtimali gösteriyor. Kolektif yeniden entegrasyon alanlarının eski savaşçıların kendi aralarında örgütlenmeye devam etmelerine, kadınların feminist gündemler geliştirmelerine ve bakım emeğini yeniden düşünmelerine olanak sağlayabildiğine ilişkin araştırmalar bulunuyor. Ancak toplumsal cinsiyet eşitliğinin kendiliğinden korunmadığı da görülüyor. Bu bize kolektif yaşamın kendi başına özgürleştirici olmadığını, asıl meselenin insanların kendi geleceklerini kurabilecekleri kurumsal alanların yaratılması olduğunu gösteriyor.
 
Yeniden entegrasyon değil, yeniden toplumsallaşma
 
Bu nedenle Türkiye'de klasik anlamıyla “yeniden entegrasyon” kavramı yeterli olmayabilir. Yukarıda da verdiğimiz örneklerden de görüleceği gibi entegrasyon çoğu zaman “mevcut topluma geri dön” anlamına gelir. Oysa burada asıl soru şudur: Hangi topluma? Kadınların savaş öncesinde eşitsizlik yaşadığı topluma mı? Ataerkil aile ilişkilerine mi? Kadını eve kapatan toplumsal normlara mı? Ekonomik bağımlılığa mı? Siyasal dışlanmaya mı?
 
Bunun yerine “yeniden toplumsallaşma” kavramı üzerinde düşünmek daha anlamlı olabilir. Yeniden toplumsallaşma, kişinin yalnızca mevcut topluma geri dönmesini değil, yeni toplumsal ilişkilerin kurulmasına aktif olarak katılmasını ifade eder. Bu, Türkiye açısından daha yaratıcı bir perspektif sunabilir.
 
Böyle bir süreçte eski kadın savaşçıların yalnızca güvenlik veya hukuki statü açısından değil, özgül bir toplumsal grup olarak ele alınması gerekir. Kadınların kendi deneyimlerini anlatabileceği özerk kadın geçiş meclisleri veya danışma yapıları oluşturulabilir. Eğitim, akademi, sosyal hizmet, kültür, ekoloji, sağlık, yerel yönetim ve kooperatif alanlarına geçişi sağlayacak uzun vadeli programlar geliştirilebilir. Yalnızca bireysel istihdam değil, kolektif ekonomik modeller kurulabilir. Kadınların savaş sırasında geliştirdiği eğitim ve örgütlenme deneyimleri yok sayılmamalı; bu deneyimlerin sivil toplum, kadın eğitimi, yerel demokrasi ve toplumsal barış alanlarında kullanılmasının yolları aranmalıdır.
 
Ayrıca kadınların sosyal ve psikolojik ihtiyaçları yalnızca “travma tedavisi” üzerinden ele alınmamalıdır. Kadınları yalnızca mağdur kategorisine yerleştirmek, onların kendi hayatları üzerinde karar verme ve toplumsal değişime müdahale etme kapasitesini de küçültebilir. Kadınların hem yaşadıkları mağduriyetleri hem de eyleyiciliklerini birlikte ele alan bir yaklaşım gereklidir. Daha da önemlisi, kadınlar barış sürecinde yalnızca “danışılan” değil, tasarlayan ve uygulayan aktörler olmalıdır.
 
Savaşın ontolojisinden barışın ontolojisine
 
Savaşın ontolojisi ile barışın ontolojisi aynı değildir. Savaşın ontolojisinde insan çoğu zaman “biz ve onlar” üzerinden konumlanır. Dost ve düşman ayrımı belirleyicidir. Disiplin, kolektif amaç ve tehlike önemlidir. Ölüm gündelik hayatın bir parçasıdır. Barışın ontolojisi ise başka bir insan ilişkisi gerektirir. Burada karşılaşma, müzakere, farklılıkla birlikte yaşama, bireysel tercih, aile, ekonomik hayat, komşuluk, üretim, kent ve hukuk vardır. Ve en önemlisi, “ötekiyle birlikte yaşamak” zorunluluğu vardır.
 
Bu nedenle savaşta güçlü olan bazı davranış biçimleri barışta aynı sonucu üretmeyebilir. Savaşın disiplini barışta otoriterliğe dönüşebilir. Savaşın kolektivizmi bireyselliği bastırabilir. Savaşın “biz” duygusu farklı olanı dışlayabilir. Bu, savaş deneyiminin reddedilmesi gerektiği anlamına gelmez. Tam tersine, deneyimin eleştirel biçimde dönüştürülmesi gerektiği anlamına gelir.
 
Fedakârlık da savaşla birlikte ortadan kalkmayacaktır. Biçim değiştirecektir. Savaş koşullarında bir amaç uğruna kendini ortaya koymanın biçimi başka olabilir. Barış koşullarında aynı irade bir okul kurmakta, bir kooperatifi ayakta tutmakta, bir kadının yaşamını değiştirmekte, bir toplumsal kurum yaratmakta, bilgiyi paylaşmakta veya uzun süreli bir örgütlenmeyi sürdürmekte ortaya çıkabilir. Dolayısıyla mesele fedakârlığın ortadan kalkması değil, yeni yaşam koşullarında yeni biçimler kazanmasıdır. Barış, savaş kültürünün devamı değil, onun eleştirel dönüşümü olmak zorundadır.
 
Belki de bütün bu tartışmayı tek bir kavram üzerinden yeniden düşünmek mümkün: Hevallik.
 
Savaşın en güçlü toplumsal ilişkilerinden biri olan hevallik, barışta yok edilmek zorunda değildir; ama dönüşmek zorundadır. Çünkü savaşta heval, aynı tehlikeyi paylaşan kişidir. Barışta heval, aynı yaşamı kuran kişi olabilir. Savaşta birlikte ölümü göze alan insanlar vardır. Barışta birlikte yaşamı kurmayı göze alan insanlar olmalıdır.
 
Hevalliği yalnızca “ölüm ortaklığı” üzerinden tanımlamak eksik kalır. Yoldaşlığın asıl gücü yalnızca ölüm karşısındaki ortaklıkta değil, yaşamın bütün yüklerini birlikte taşıyabilmesindedir: birlikte öğrenmek, birlikte üretmek, birlikte direnmek, birlikte karar vermek, birbirinin yaşamından sorumlu olmak ve birlikte bir gelecek kurmak.
 
Dolayısıyla barışta hevallik, ölüm ortaklığından yaşam ortaklığına doğru genişleyen bir ilişki biçimi haline gelebilir. Belki de barışın özgün sosyolojisi tam burada kurulabilir.
 
Barışın kadınları yeni kadınlar olacaktır
 
Geçmişi romantikleştirmekten de kaçınmak gerekir. Kırk yıllık kadın mücadelesi çok büyük bir deneyim üretmiş olabilir. Ancak hiçbir model sonsuza kadar aynı kalamaz. Bir model tarihsel bir koşulda ortaya çıkar; koşullar değiştiğinde model de değişmek zorundadır.
 
Bu nedenle bugün yapılması gereken geçmişteki kadın varlığını kutsamak değil, onu yeniden düşünmektir. Savaşın kadını ile barışın kadını aynı kadın olmak zorunda değildir. Hatta aynı olması beklenmemelidir. Savaşın kadını dayanıklılığıyla öne çıkmış olabilir; barışın kadını da dayanıklılığını başka biçimlerde gösterebilir. Savaşın kadını fedakârlığıyla tanınmış olabilir; barışın kadını yaşam kurma biçimleriyle fedakârlığın yeni anlamlarını yaratabilir. Savaşın kadını direnmiştir; barışın kadını kuracaktır. Ama kurmak da direnmenin başka bir biçimidir.
 
Burada eski kadın ile yeni kadın arasında bir kopuş değil, tarihsel bir dönüşüm vardır. Mesele kadın varlığının geçmişini silmek değil, tarihsel koşullar değiştiğinde yeni biçimler kazanmasını anlamaktır.
 
Silahın yerine ne koyacağız?
 
Belki de önümüzdeki dönemin en temel sorusu budur. Kadın gerillanın elindeki silah neyle değişecek?
 
Eğer cevap yalnızca iş, maaş, ev ve aile olacaksa, kadını topluma geri göndermiş olmayacağız; onu savaş öncesindeki toplumsal konumuna geri göndermiş olacağız. Bu ise barış değil, eski düzenin yeniden kurulması olur.
 
Ama silahın yerine bilgi koyabilirsek, eğitim koyabilirsek, ekonomik bağımsızlık koyabilirsek, kadın örgütlenmesi koyabilirsek, yerel demokrasi koyabilirsek, kooperatif koyabilirsek, akademi koyabilirsek, kültür koyabilirsek, söz ve karar koyabilirsek başka bir şey mümkün olur. O zaman kadın gerilla yalnızca savaştan çıkmış olmaz; barışın kurucusuna dönüşür.
 
Bu dönüşüm yalnızca eski kadın savaşçıların meselesi de değildir. Dağda oluşmuş kadın deneyiminin topluma dönüşü, toplumun da dönüşmesi anlamına gelir. Kırk yıl boyunca oluşmuş bir kadın bilgisi toplumsal yaşamla karşılaştığında iki farklı sonuç ortaya çıkabilir. Toplum kadına “Artık normale dön” diyebilir ve savaş sırasında oluşmuş kadın varlığı yeniden bastırılabilir. Ya da “Senin deneyiminden yeni bir toplumsal yaşam kurabiliriz” diyebilir. İkinci ihtimalde savaş deneyimi barış bilgisine dönüşmeye başlar.
 
Bu nedenle barışın bilgisi yalnızca müzakere masalarında üretilmeyecek. Barışın bilgisi aynı zamanda savaşın içinden gelen deneyimlerde üretilecek. Ancak bu deneyimler olduğu gibi barışa aktarılmayacak; dönüştürülecek. Savaşın bilgisi barış bilgisine, yoldaşlık toplumsal dayanışmaya, özsavunma toplumsal güvenliğe, kadın özerkliği demokratik kadın siyasetine, örgütlenme toplumsal örgütlenmeye, dağdaki eğitim toplumsal eğitime, kolektif yaşam dayanışmacı ekonomiye, direniş yaşamı kurma iradesine ve fedakârlık yaşamı ve toplumu kurmanın yeni biçimlerine dönüşebilir.
 
İşte o zaman barış yalnızca savaşın sona ermesi olmayacaktır. Savaş deneyiminin yeni bir toplumsal bilgiye dönüşmesi olacaktır.
 
Yeni sosyoloji nerede kurulacak?
 
Dünyanın farklı yerlerinde savaşlardan sonra kadınların yeniden toplumsal yaşama katılması üzerine önemli deneyimler birikti. Nepal, eski kadın savaşçıların “normal hayata” döndürülmesinin nasıl yeni eşitsizlikler yaratabileceğini gösteriyor. Kolombiya ise kolektif yeniden entegrasyonun kadınların kendi ekonomik ve siyasal örgütlenmelerini sürdürebilmesi açısından nasıl olanaklar yaratabileceğini gösteriyor. Ancak Türkiye ve Kürt kadın hareketi açısından mesele yalnızca bu deneyimlerden ders çıkarmak değildir.
 
Burada yaklaşık kırk yıllık, kendi kurumlarını, kendi eğitim biçimlerini, kendi kadın varlığı ve kimlik anlayışını ve kendi bilgi üretme araçlarını geliştirmiş özgün bir deneyim vardır. Jineolojî'nin ortaya çıkışı da bu özgün bilgi üretme arayışının en açık örneklerinden biridir. Bu nedenle Türkiye'deki olası barış süreci yalnızca “silahlı bir hareket nasıl silahsızlandırılır?” sorusuyla ele alınmamalıdır.
 
Daha büyük soru şudur: Kırk yıllık bir kadın mücadelesi, savaşın bilgisini barışın bilgisine nasıl dönüştürecek? Dağda kendisini oluşturmuş kadın, şimdi şehirde ve toplumda kendisini yeniden nasıl oluşturacak?
 
Gerçek geçiş, yalnızca dağdan ovaya inmek değildir. Gerçek geçiş, savaşın ontolojisinden barışın ontolojisine geçmektir. Silahın bırakılması bunun yalnızca ilk adımıdır. Asıl mesele, silahın bıraktığı boşluğun neyle doldurulacağıdır.
 
Eğer o boşluğu yalnızca devlet doldurursa, bu bir entegrasyon olur. Eğer yalnızca piyasa doldurursa, bu bir ekonomik uyum olur. Eğer yalnızca aile doldurursa, kadın eski toplumsal konumuna geri döner. Ama o boşluğu kadının kendi bilgisi, kendi örgütlenmesi, kendi emeği, kendi sözü ve kendi karar gücü doldurursa, o zaman başka bir şey gerçekleşir: Savaşın içinden çıkmış bir kadın hareketi, barışın yeni sosyolojisini kurmaya başlar.
 
Belki de bu coğrafyanın dünyaya söyleyebileceği en özgün söz tam burada ortaya çıkacaktır: Barış, savaşın karşıtı değildir yalnızca. Barış, savaşın içinden öğrenilmiş olanı yaşamın bilgisine dönüştürme sanatıdır.