Meral Danış Beştaş: Güven için raporun somutlaştırılması şart 2026-02-24 09:08:07   Melike Aydın    İSTANBUL- HDK Eş Genel Sözcüsü Meral Danış Beştaş, komisyon raporunda kabul edilmesini önemli ancak yetersiz bulduklarını kaydetti. Kürt meselesi ile demokratikleşmenin birbirinden ayrılamayacağını vurgulayan Meral Danış Beştaş, anadil hakkı, kadınların eşit temsili ve demokratik entegrasyonun somut adımlarla hayata geçirilmesi gerektiğinin vurguladı.    Meclis’te Kürt sorunun çözümü kapsamında 5 Ağustos 2025 tarihinde kurulan “Mili Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”  18 Şubat 2026’daki 21’inci toplantıda nihai raporunu tamamladı. Rapor oy çokluğu ile kabul edilirken, komisyon tutanaklarında ve raporda “kardeşlik” ve “demokrasi” vurgusu öne çıkarıldı. Kürt sorununun tarihsel-siyasal boyutlarının hak ve özgürlükler temelinde ele alınması yerine güvenlik eksenli “terör” çerçevesinden çıkartılmaması ise tepkilere neden oldu. Komisyon raporuna dair hak örgütleri ve muhalefet çevreleri, “terör” diliyle kurulan yaklaşımın hem çözümü geciktirdiğini hem de eşit yurttaşlık, anadil, yerel demokrasi ve adalet gibi temel başlıklarda somut bir irade ortaya koymadığını vurguladı.     Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Eş Genel Sözcüsü Meral Danış Beştaş, kabul edilen rapora dair sorularımızı yanıtladı.    “Özellikle Abdullah Öcalan açısından hızlı bir düzenleme şart. Sürecin baş muhatabı konumunda. Rolünü gerçek anlamda oynayabilmesi için yalnızca sınırlı heyet görüşmeleriyle değil; gazetecilerle, akademisyenlerle ve uluslararası delegasyonlarla da görüşebilmesinin önü açılmalı.”   *Komisyon raporunun ardından yeni dönemde Meclis’in atabileceği ilk adımları nasıl görüyorsunuz? Topluma güven verecek şekilde hangi düzenlemelerle başlanması daha güçlü bir mesaj olur?   Komisyon raporu kabul edildi ama bu sürecin zamana yayılmasını doğru bulmuyorum. En kısa sürede gerekli yasal düzenlemeler yapılmalı. Çünkü topluma güven vermek hayati önemde. İstek var gibi görünüyor ama güven zayıf. Bu güveni tesis etmenin yolu, Meclis raporunu somut biçimde hayata geçirmekten geçiyor. Bazı adımlar için yeni yasaya bile gerek yok. Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararları derhal uygulanabilir. Cezaevlerinde bu kararlar doğrultusunda tahliye edilmesi gereken yüzlerce insan var. Bayramı beklemeden yapılabilecekler var. Savcılar, mevcut yetkileriyle harekete geçebilir. Ağır hasta mahpuslar için de durum aynı. Ölüm döşeğinde insanlar var ve infaz erteleme mekanizmaları zaten mevzuatta mevcut. Örneğin, Mehmet Emin Çam ağır hastalıklarına rağmen cezaevinde tutuluyor. Adli Tıp Kurumu “cezaevinde kalabilir” dedi. Bunun makul bir açıklaması yok. Oysa 9 partinin 47 oyla kabul ettiği bir rapor var; bu açık bir siyasi iradedir ve kurumlar buna uygun davranmalıdır.   Elbette bazı başlıklar yasal değişiklik gerektiriyor. Umut hakkı kapsamında infaz hukukunda düzenleme yapılmalı, Terörle Mücadele Kanunu’nun ilgili maddeleri kaldırılmalı. Ağırlaştırılmış müebbet cezaları konusunda da adım atılmalı. Özellikle Abdullah Öcalan açısından hızlı bir düzenleme şart. Sürecin baş muhatabı konumunda. Rolünü gerçek anlamda oynayabilmesi için yalnızca sınırlı heyet görüşmeleriyle değil; gazetecilerle, akademisyenlerle ve uluslararası delegasyonlarla da görüşebilmesinin önü açılmalı. Bu konuda hem Türkiye’de hem dünyada ciddi bir talep var ama somut adım yok. Umut hakkı teknik gerekçelerle geçiştirilemez; gerçek bir özgürlük ihtimalini içermelidir. Türkiye’nin en temel meselesinde çözüm, demokratikleşme ve barış istiyoruz. İrade olduğunu söylüyoruz; artık bu iradenin somut adımlarla ortaya konulması gerekiyor.   “Çıkarılacak yasada ayrım yapılmamalı; ‘eylem yaptı-yapmadı’  gibi kategorilerle süreç zedelenmemeli. Bu, güçlü bir irade beyanı olur”   *Çerçeve yasa ve ceza düzenlemeleri açısından öncelikli başlıkları nasıl sıralarsınız?   Çerçeve yasa ya da özel yasa tartışmaları elbette önemli. Çünkü biz şiddet dışı yöntemlerle çözümden söz ediyoruz. 27 Şubat deklarasyonunda da açıkça hukuki ve siyasi zeminin oluşturulması çağrısı yapılmıştı. Asıl mesele, bu zemini somutlaştırmaktır. Bugün temel soru şu: Silah bırakanlar nasıl dönecek? Mevcut mevzuatla gelirlerse cezaevine girecekler. Geçmişte barış gruplarında bunu yaşadık; iyi niyetle gelenler yıllarca cezaevinde kaldı. Bu dönem böyle olmamalı. 11 Temmuz’da silah bırakan 30 kişinin geri dönmemesinin nedeni, yasal güvencenin olmamasıydı. Güven ancak açık ve net bir düzenlemeyle sağlanır.Çıkarılacak yasada ayrım yapılmamalı; ‘eylem yaptı-yapmadı’  gibi kategorilerle süreç zedelenmemeli. Bu, güçlü bir irade beyanı olur. Son bir yılda önemli adımlar atıldı: silah bırakma, fesih kararı, güçlerin sınır dışına çekilmesi… Artık sürecin tek taraflı ilerlememesi gerekiyor. Çerçeve yasa kritik ama bugün bile atılabilecek adımlar var. Hasta mahpuslar, infaz savcısının kararıyla tahliye edilebilir. Figen Yüksekdağ, Selahattin Demirtaş ya da Bekir Kaya hakkında adım atılmasının önünde mutlak bir engel yok. İstenirse bu adımlar zor değil. Güven böyle inşa edilir.   “Bugün muhalif kesimleri birbirinden koparmaya dönük bilinçli bir algı oluşturuluyor. Oysa bizim duruşumuz net: Kürt meselesi çözülmeden demokrasi olmaz. Demokratikleşme sağlanmadan da ‘Kürt meselesi çözüldü’ denilemez.”   *Demokratikleşme ile Kürt meselesinin çözümünün birbirini tamamlar gibi. Sizce bu süreçte toplumsal barışı güçlendirecek en önemli demokratikleşme adımları neler olabilir?   Öncelikle, bu keyfi uygulamalara son verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Gözaltılar, tutuklamalar ve toplantı-gösteri hakkına yönelik müdahaleler durdurulmalı. Komisyon raporu açıklanmışken, son bir haftada yeni gözaltılar yaşanması kabul edilemez. Saçını yeşil, kırmızı ve sarıya boyadığı için çocuğuyla birlikte tutuklanan bir anne örneği bile başlı başına sorunun göstergesidir. İstanbul’da operasyonlar sürüyor, farklı illerde gözaltı dalgaları devam ediyor. Diyar Koç’un ağır işkence gördüğü iddialarına rağmen sorumlular hakkında işlem yapılmaması ciddi bir çelişkidir. Bu tablo, demokratikleşme yönünde değil, geriye gidişe işaret ediyor. Daha dün gazeteci Alican Uludağ, hakaret iddiasıyla tutuklandı. Hakaret gerekçesiyle tutuklama kararı verilmesini açık bir gözdağı olarak görüyorum. Bu yalnızca bir kişiye değil, muhalif medyanın tamamına verilmiş bir mesajdır. Bu yüzden, Kürt meselesi ile demokratikleşmeyi birbirinden ayırmak mümkün değil. Kürtlerin hak ve özgürlüklerini kullanamadığı bir ülkede gerçek bir demokrasiden söz edemeyiz. Tersi de geçerlidir. Yıllardır uygulanan ayrımcı ve ikili hukuk anlayışı sorunun temelidir.Bugün muhalif kesimleri birbirinden koparmaya dönük bilinçli bir algı oluşturuluyor. Oysa bizim duruşumuz net: Kürt meselesi çözülmeden demokrasi olmaz. Demokratikleşme sağlanmadan da ‘Kürt meselesi çözüldü’ denilemez.   “Anadilinde eğitimi kabul ettiremedik ama anadil, doğuştan gelen ve devredilemez bir hak olarak raporda yer aldı. Önümüzdeki dönemde bu konuyu daha güçlü savunmaya devam edeceğiz.”   *Anadil meselesinin raporda yer alması için ciddi bir müzakere yürütüldüğünü söylediniz. Bundan sonraki süreçte anadil hakkının gündelik yaşamda daha görünür ve uygulanabilir hale gelmesi için hangi somut adımlar öne çıkmalı?   Anadili meselesini, özellikle anadilinde eğitim konusunu bugün yeterince güçlü tartışamıyoruz. Oysa talebimizin net olması gerekir. Anadilinde eğitim, anayasa değişikliği gerektiriyor; bunun farkındayım. Ancak anayasa değişikliği gerektirmeyen düzenlemeler konusunda komisyonda en güçlü mücadeleyi verdik. Çünkü anadilimiz kimliğimizdir, varlığımızdır. Kürtçe, bu ülkede Türkçeden sonra en çok konuşulan dil. Milyonlarca insanın anadili. İnsanlar bu dille doğuyor, büyüyor, yaşıyor ama kamusal alanda hâlâ özgür değil. Üstelik biz bu özgürlüğü sadece Kürtçe için değil, tüm diller için istiyoruz. Öncelikle, kamusal alanda anadilin kullanımını engelleyen düzenlemeler kaldırılmalı. İnsanlar dilekçesini anadilinde verebilmeli, hastanede doktora anadilinde konuşabilmeli, kamusal hizmetlerde kendi dilini görebilmeli. Bunun için yasal zemin şart. Bugün Meclis’te Kürtçe konuşamıyoruz. Kürsüde bir cümle Kürtçe söylediğimde mikrofonum kapatıldı. İçtüzük değişmeli, ilgili kanunlar gözden geçirilmeli. Bu hak açık ve güvence altında olmalı. Ama sorumluluk sadece siyasetin değil. Bu dili hayatın her alanında kullanmalı, yaşatmalı ve geliştirmeliyiz. Kürtçe zengin bir dil; uluslararası alanda akademik ve kültürel karşılığı var. Hepimize görev düşüyor.Bu dil bugüne kadar korunduysa, bunda kadınların payı çok büyük. Annelerimiz hem kültürün hem dilin taşıyıcısı oldu. Anadil, bu sürecin temel başlıklarından biri. Anadilinde eğitimi kabul ettiremedik ama anadil, doğuştan gelen ve devredilemez bir hak olarak raporda yer aldı. Önümüzdeki dönemde bu konuyu daha güçlü savunmaya devam edeceğiz.   “Eşitlik ve özgürlük yasaları için ayrıca çalışıyoruz. Çünkü kadınsız bir barış da kadınsız bir demokratikleşme de mümkün değildir. Bu konudaki duruşumuz nettir ve sürece bu ilkesel çerçeveyle yaklaşıyoruz.”   *Süreç çoğu zaman güvenlik ve hukuk ekseninde tartışılıyor. Kadınların deneyimi ve kadın özgürlük perspektifi bu sürecin neresinde duruyor? Çıkacak yasal düzenlemelerde kadınlar açısından hangi güvenceler özellikle görünür olmalı?   Elbette, kadın başta olmak üzere birçok konu ortak metinde yer almadı; çünkü yazım komisyonu, uzlaşılan yedi başlıkla sınırlı çalıştı. Oysa bizim ana raporumuzda kadınlardan çevreye, gençlikten hakikat ve yüzleşme başlıklarına, faili meçhullerden cezasızlık politikalarına kadar ayrıntılı önerilerimiz var. Kapsamlı yaklaşımımız esas olarak o metinde yer alıyor. Kadınlar barış süreçlerinin dışında değil, tam merkezinde olmalı. Kadınlar kurucu öznedir. Biz bu meseleye bu perspektifle yaklaşıyor, sürecin her aşamasında kadınların eşit ve güçlü temsili için çaba gösteriyoruz. Komisyonda da başlangıçta eşit temsili gözeterek yer aldık; ancak toplam kadın sayısının 11’de kalması, hâlâ kat edilmesi gereken mesafe olduğunu gösteriyor. Bu süreç, demokratik toplum inşası sürecidir. Kadınların kendi kimliğiyle özgür ve eşit yurttaşlar olarak var olacağı bir düzeni hedefliyoruz. ‘Barış herkes içindir’ diyoruz ama en çok ezilen ve dışlananların kadınlar olduğu gerçeğini de biliyoruz. Bu nedenle barışın kadınlar açısından ayrı bir önemi var. Eşitlik ve özgürlük yasaları için ayrıca çalışıyoruz. Çünkü kadınsız bir barış da kadınsız bir demokratikleşme de mümkün değildir. Bu konudaki duruşumuz nettir ve sürece bu ilkesel çerçeveyle yaklaşıyoruz.   “Demokratik entegrasyon, bu ayrımcılığın ortadan kaldırılmasını gerektirir. Çünkü hiç kimse tek tipleştirilemez. Bu yaklaşım, ‘teklik’ siyasetine karşı ‘çokluk’ siyasetini savunur. Çokluk, yalnızca etnik kimlikler arasındaki farkları değil, aynı kimlik içindeki çeşitliliği de kapsar.”   *Son açıklamalarda öne çıkan “demokratik entegrasyon” kavramını siz nasıl tanımlıyorsunuz? Meclis çalışmaları ve toplumsal barış açısından bu kavramın somut karşılığı hangi hukuki ve siyasal adımlarla kurulabilir?   Demokratik entegrasyonu, herkesin kendi kimliğiyle, diliyle, kültürüyle ve inancıyla var olabildiği; hak ve özgürlüklerin de bu çoğulcu zemine göre düzenlendiği bir toplumsal yapı olarak tanımlıyoruz. Burada mesele, farklılıkların bastırılması değil; tam tersine, o farklılıklarla birlikte eşit ve özgür bir yaşamın kurulmasıdır. Demokratik entegrasyon anlayışında bir Kürt, kendi diliyle, kimliğiyle, kültürüyle ve inancıyla kamusal alanda var olabilmelidir. Aynı şekilde, farklı inanç ve kimliklere sahip herkes, yalnızca hizmet sunan değil, eşit biçimde hizmet alan ve kamusal mekanizmalardan yararlanan bir özne konumunda olmalıdır. Bugün ayrımcılıktan söz ediyorsak, bunun nedeni sistematik eşitsizliklerdir. Demokratik entegrasyon, bu ayrımcılığın ortadan kaldırılmasını gerektirir. Çünkü hiç kimse tek tipleştirilemez. Bu yaklaşım, ‘teklik’ siyasetine karşı ‘çokluk’ siyasetini savunur. Çokluk, yalnızca etnik kimlikler arasındaki farkları değil, aynı kimlik içindeki çeşitliliği de kapsar. Müzakerelerde en çok tartışılan başlıklardan biri de buydu. Türk-Kürt kardeşliğini tek bir inanç ya da homojen bir yapı üzerinden tanımlamak isteyen yaklaşımlar oldu. Oysa Kürtlerin içinde de Aleviler, Êzidîler, Sünniler ve farklı mezhepler var. Aynı etnik kimlik içinde dahi ciddi bir çoğulluk söz konusu. Demokratik entegrasyon, tam da bu farklılıklarla birlikte var olabilmenin ve sistemin buna göre yeniden düzenlenmesinin adıdır. Sayın Abdullah Öcalan da bu çerçeveyi açık biçimde tarif ediyor. Ancak bu perspektifin somut içeriğinin doldurulması için daha fazla çalışma üretmek gerekiyor. Yasal düzenlemelerden yönetmeliklere, genelgelerden yerel yönetim mekanizmalarına, muhtarlıklardan meclis üyeliklerine kadar hayatın birçok alanında demokratik entegrasyonun nasıl hayata geçirileceğini tartışmak zorundayız. Bu yalnızca bir müzakere süreci değil; aynı zamanda bir mücadele sürecidir. Sürecin bilinçli biçimde speküle edilerek yalnızca ‘müzakere ediliyor, mücadele yok’ şeklinde sunulması doğru değildir. Müzakere ile mücadele birlikte yürür. Hakların ve özgürlüklerin güvence altına alınması, ancak örgütlü ve kararlı bir demokratik mücadeleyle mümkündür. Bu nedenle, önümüzdeki dönemi aynı zamanda bir mücadele dönemi olarak tanımlamak önemlidir. Yapılacak çok iş, alınacak çok yol vardır.   “Tüm bunların bir anda çözülemeyeceğini bilerek, rasyonel ve adım adım ilerlemek zorundayız. Mücadelemizi de bu gerçeklik temelinde sürdürüyoruz.”   *“Şiddet ve ayrışma siyasetinden demokratik siyasete geçiş” vurgusu yapılıyor. Bu geçişin kalıcılaşması için sizce Meclis, siyasi partiler ve toplum düzeyinde hangi mekanizmaların güçlenmesi gerekir?   Her şeyden önce siyasal dili değiştirmek gerekiyor. Türkiye’de barışın, eşitliğin ve özgürlüğün dili hâkim değil; tekçi ve dışlayıcı bir anlayış sürüyor. Çoğulcu bir sistem için bu zihniyet terk edilmeli. Kürtlerin hak taleplerinin “bölücülük” olarak yaftalanması mesnetsizdir; biz, farklılıklarla birlikte demokratik bir yaşamı savunuyoruz. Geçiş sürecindeyiz ve bu tür yapısal dönüşümler kısa sürede gerçekleşmez. Irkçılık ve ayrımcılıkla mücadele edecek bağımsız ve etkili mekanizmalar kurulmalı. Ayrımcılığa uğrayan yurttaşın başvurabileceği güvenilir yapılar oluşturulmalıdır. Öte yandan, Cumartesi Anneleri’nin talepleri, faili meçhuller ve hak ihlalleri konusunda eleştiriler haklıdır. Tahir Elçi ve Musa Anter dosyalarında görüldüğü gibi adalet sağlanmamıştır. Hakikat, yüzleşme ve adalet mekanizmaları bütünlüklü biçimde kurulmalıdır. Tüm bunların bir anda çözülemeyeceğini bilerek, rasyonel ve adım adım ilerlemek zorundayız. Mücadelemizi de bu gerçeklik temelinde sürdürüyoruz.   *Son açıklamada öne çıkan “özgür yurttaş” kavramını siz nasıl yorumluyorsunuz? Bu kavramı eşit yurttaşlık ve demokratikleşme tartışmaları içinde hangi yönüyle daha kapsayıcı görüyorsunuz?   Özgür yurttaş, ancak demokratik bir toplumda gerçek anlamda var olabilir. Demokratik bir zemin olmadığında, özgürlükçü bir perspektifi benimseyen ve bunu yaşamında somutlaştırmak isteyen birey, sürekli engellerle karşılaşır. İstediği geleceğin hayalini kurabilmeli ve bunu hayata geçirebilmelidir; dili engellenmemeli, kimliğini ifade ettiği için tepki görmemelidir. Toprağını ekebilmeli, göç etmek zorunda kalmamalı; Newroz’a giderken kaygı duymamalı, katliamlarla yüzleşmeyi savunduğu için baskı tehdidi yaşamamalıdır. Kısacası özgür yurttaş, içinde yaşadığı sistemin özgürlüğüne müdahale etmediği bir ortamda var olabilir.   “Bu mesele 86 milyonun meselesidir ve parti sınırlarını aşar. Barış, toplumsal psikolojinin dönüşümünü ve önyargıların aşılmasını gerektirir. Eşit ve özgür yurttaşlar olarak birlikte yaşamanın zemini ancak böyle kurulabilir.”   *Bu sürecin yalnızca Meclis’te değil, toplumda da karşılık bulması gerektiğini vurguluyorsunuz. Sivil toplumun, kadın hareketinin, basının ve farklı toplumsal kesimlerin bu sürece nasıl katkı sunmasını beklersiniz?   Bu sürecin başarısı, çatışma çözümü literatüründe de vurgulandığı gibi, barışın toplumsallaşmasına bağlıdır. Bu yalnızca siyasal aktörlerin değil, toplumun tamamının sürecidir. Yozgat’taki çiftçi de, Mardin’deki yurttaş da eşit biçimde kazanacaktır. En başta, yıllardır güvenlik söylemi üzerinden üretilen korku siyaseti zemin kaybedecektir. Bugün çevreden kadın haklarına, gençlikten ekonomiye kadar pek çok mesele, “güvenlik” ve “terör” eksenine çekilerek toplum tek bir hatta hizalanıyor. Bu dil, yurttaşın gündelik sorunlarını bastırıyor ve milliyetçi refleksleri sürekli yeniden üretiyor. Oysa silahların sustuğu, siyasetin sözle yürüdüğü bir zeminde korku dili etkisini yitirir. Süreç her yerde sahiplenilmelidir; toplumsal rıza ancak yaygınlaşarak oluşur. Kürt ile Türk arasında doğal bir düşmanlık yoktur; sorun siyasal ve yapısaldır. Basın ve ifade özgürlüğü, barışın toplumsallaşmasının temel koşuludur. Sivil toplum, dernekler, kadın ve gençlik örgütleri yerelde diyalog zeminleri kurarak bu sürecin asli aktörleri olmalıdır. Bu mesele 86 milyonun meselesidir ve parti sınırlarını aşar. Barış, toplumsal psikolojinin dönüşümünü ve önyargıların aşılmasını gerektirir. Eşit ve özgür yurttaşlar olarak birlikte yaşamanın zemini ancak böyle kurulabilir.