Tülay Hatimoğulları: Meclis kapanmadan çerçeve yasa çıkarılmalı
- 12:41 9 Haziran 2026
- Siyaset
ANKARA- DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, Barış ve Demokratik Toplum Süreci'nin kritik bir eşikte olduğunu belirterek, sürece hukuki güvence sağlayacak çerçeve yasanın Meclis kapanmadan çıkarılması gerektiğini söyledi. Ayrıca Suriye'deki Alevilere yönelik saldırılar, nafaka hakkı ve ekonomik krize ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, haftalık Meclis Grup toplantısında gündeme dair değerlendirmelerde bulundu.
Suriye’deki Alevi katliamına karşı dünyanın birçok yerinde çalışmalar yürütüldüğünü söyleyen Tülay Hatimoğulları, Suriye’de devam eden şiddet, baskı ve yıkım karşısında sessiz kalmayan Alevilerin başlattığı kampanyayı anımsattı. Tülay Hatimoğulları, “Türkiye, Avrupa, Amerika, Avustralya’dan yüzlerce kurumun imzasıyla başlatılan Alevilere yönelik soykırımı durdurun şiarıyla topladıkları imzaları yarın TBMM’de yapacakları açıklamayla Meclise teslim edecekler. Yine aynı saatte İngiltere Parlamentosu’nun önünde basın açıklaması gerçekleşecek ve akabinde hem BM hem de AP’ye Alevi canlarımız ve birçok siyasi çevrenin imzasıyla oluşturulan rapor oralara iletilecek. DEM Parti olarak bizler bu çalışmaların sonuna kadar yanındayız. Bizler Suriye’de Alevilere, Alevi kadınlara yapılan saldırılara ve soykırıma karşı çıktık, çıkmaya devam edeceğiz” dedi.
‘Alevi kadınları kaçırmaktan vazgeçin’
2025 yılı boyunca Suriye’de çok sayıda Alevi, Dürzi, Hristiyan ve Kürt kadın ile çocuğun ciddi insan hakları ihlallerine maruz kaldığına dikkat çeken Tülay Hatimoğulları, kadınların tıpkı Êzidî kadınlar gibi kaçırıldığını dile getirdi. Tülay Hatimoğulları, “21. yüzyılda kadınlar köle pazarında satıldı, satılıyor. Ve şimdi basına yansıyan Betül Alluş isminde 21 yaşında Tişrin Üniversitesi’ndeki tıp öğrencisinin nasıl kaçırıldığına tanıklık ettik. Kaçırmakla kalmıyorlar, din değiştirmeye zorluyorlar. Zorla örtünmesi isteniyor. Ve böylece kamuoyunu etkilemeye çalışıyorlar. Ama ben Betül Alluş’un annesinin videosunu izledim. Bir annenin çığlığını bir çocuğunu ararken neler yaşadığını ve neler hissettiğini o videoda capcanlı görüyorsunuz. Betül Alluş’un de nasıl zorla din değiştirilmeye çalışıldığını ve nasıl videosunun nasıl zorla çekildiğine hep birlikte tanıklık ettik. Bu kürsüde daha önce de ifade etmiştik. Burada bir kez daha ifade ediyorum. Betül Alişleri serbest bırakın. Alevi kadınları artık kaçırmaktan vazgeçin. İnsanlara işkence etmekten vazgeçin. Farklı dinden ve inançtan insanların Suriye'nin hepsini bir katliam merkezine dönüştürmeyin. Ve elinizi Alevilerden çekin, çekin, çekin” diye belirtti.
Tülay Hatimoğulları'nın konuşmasında öne çıkan başlıklar şöyle:
“Alevi canlarımızın Suriye'de katledilmesinden vazgeçilmeli diyorlar. Alevi canlarımıza işten çıkarmalar, kadınların, kızların, kaçırılması buna son verilmeli. Bununla ilgili Avrupa'daki bütün insan hakları örgütleri ve Türkiye'nin daha fazla devreye girmesi ve daha çok şey yapması bekleniyor. Türkiye'deki hükümetin Şam yönetimi ile yakın ilişkilerini hepimiz biliyoruz ve isterlerse bu konuda somut adımlar atacaklarını da biliyoruz. Ve biz buradan AKP iktidarına sesleniyoruz. Bu konuda adım atın ve Şam yönetiminin Alevi katliamı gerçekleştirmesine son vermesi konusundaki talebinizi resmi olarak bildirin. Yine daha önce de birçok kez gündeme getirdik. Alevi canlarımız bir kez daha talepte bulunuyorlar. Bağımsız bir gözlemci heyetinin oluşturulması ve Suriye’deki sahil kentlerinde ziyaretlerin gerçekleştirilmesi, insani yardım koridorlarının oluşturulması ve cezaevlerinde Alevi canlara dönük devam eden işkence ve toplu ölümlerin durdurulması. Bu konudaki talepleriniz bizim de talebimizdir ve buradan bütün yetkililere, gerek Türkiye'deki gerek uluslararası güçlere sesleniyoruz. Alevi canlara sahip çıkın. Onları yalnız bırakmayın. Herkes üzerine düşen görev ve sorumluluğu yapmalı. Artık yeter. Aleviler bu topraklarda ve bu coğrafyada artık katledilmek istemiyor. İnsanca ve eşit bir yurttaş olarak yaşamak istiyorlar.
Nafaka düzenlemesi
Anayasa Mahkemesi’nin görevi hak ve özgürlükleri korumak. Değil mi? Tanımlı görevi bu. Ancak nafakaya ilişkin son kararla kadınların yaşamsal önemde olan en temel ekonomik güvencelerinden biri hedef alınmış durumda. Haklarının korunması gereken ve bugüne kadar kadınların dişiyle tırnağıyla mücadele ede ede kazandıkları nafaka hakkına göz dikilmiş durumda. Ve inanın bu karar öyle sehven boşlukta falan verilmiş bir karar değil. Yıllardır nafakayı hedef alan kampanyaların, çeşitli erkek gruplarının manipülasyonlarının ve iktidar çevrelerinde yükselen açıklamaların oluşturduğu siyasal atmosferin içinde alındı bu kararlar. Topluma aynı yalanlar tekrarlandı. Sanki milyonlarca kadın, ömür boyu yüksek nafaka alıyormuş gibi sahte bir tablo çizildi. Oysa gerçek bu değil. Gerçek bambaşkadır. Nafaka alan kadınların büyük çoğunluğu çok düşük miktarda nafaka alıyor ve bazen bu nafakayı erkekler kesiyor, vermiyor kadınlara bu nafakayı. Ve tartışmaya açtıkları yoksulluk nafakası erkeği mağdur eden değil, kadınların yaşadığı derin eşitsizliği gidermeyi amaçlayan bir mekanizmadır. Bu hakkı sanki bir haksız kazançmış gibi lanse etmeye çalışarak ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. Bunu kabul etmiyoruz. Bu bir kadın düşmanlığıdır. Bu yalnızca bir ekonomik hakkın gasp edilmesi değildir. Türkiye'de kadın yoksulluğu derinleşirken, kadınların istihdama katılımları sınırlandırılırken, her gün birçok kadın erkekler tarafından katledilirken, nafaka hakkının elimizden alınması kabul edilebilir bir şey değildir. Nafaka hakkı az da olsa kadınların bir yaşam güvencesidir. Bu nedenle nafakaya dönük her saldırı kadınların ekonomik bağımsızlığına bir saldırı olduğu kadar, aynı zamanda kadınların kazanılmış haklarına yönelik bir saldırıdır ve nafakayı sınırlandırmak adil değildir.
Jin Jiyan Azadî demeye devam edeceğiz
Aynı yaklaşımların ısıtılıp ısıtılıp önümüze getirildiği yargı paketlerini görüyoruz karşımızda bakın. Şimdi 12. yargı paketi gündemde ve çocuk haklarını esas alan koruyucu ve onarıcı politikaların yerine daha ağır cezaları ön plana çıkarıyorlar. LGBTİ+’ların varlığını ve haklarını hedef alan düzenlemeler toplumsal cinsiyet eşitsizliğini büyütecek şekilde şekillendirilmeye çalışılıyor. Bu temel insan haklarına net olarak aykırıdır ve kabul edilemez. Bakın AYM kadınların, çocukların, LGBTİ+’ların haklarını koruması gerekirken ne yapıyor biliyor musunuz? Söz konusu özgürlükler ve haklar olduğunda karar almada ya oyalayıcı davranıyor ya da aleyhte karar veriyor. Aleyhteki kararı da maşallah o kadar hızlı kararlaştırıyorlar ki inanılmaz bir hızla çalışıyorlar. Bu konuda bizim DEM Parti olarak sözümüz nettir. Kadınların kazanılmış hakları, insanların temel hakları asla bir pazarlık konusu değildir ve biz kadınlar başta olmak üzere haklarımızı asla bir pazarlık konusu yapmayacağız, yaptırmayacağız. Biz kadınlar haklarımızdan dün de vazgeçmedik. Bugün de vazgeçmiyoruz. Yarın da vazgeçmeyeceğiz. Kadın yaşam özgürlük şiarı, Mara Haya Hari şiarı ve Jin Jiyan Azadî şiarıyla yaşam mücadelesini en örgütlü şekilde yürütmeye devam edeceğiz. Jin Jiyan Azadî demeye devam edeceğiz.”
Ekonomik kriz
Türkiye’de çok derin ama kelimelerle anlatılamayacak kadar ağır, her yurttaşın kendi hanesinde yaşadığı bir ekonomik kriz söz konusu. Derin gelir adaletsizliği, açık bir emek sömürüsü ve ağır bir sosyal yıkımla Türkiye uçurumun kenarında değil, şu an uçurumdan aşağı yuvarlanıyor. İktidar büyüme masalları anlatırken milyonlar her sabah daha yoksul uyanıyor. Aynı iktidarın ‘şahlanıyoruz da şahlanıyoruz’ diye toplumu ajite etmeye çalıştığı sözler, TÜİK'in makyajlı rakamlarını, mutfaktaki yangını, pazardaki çaresizliği ve tencerenin kaynamayan halini örtmeye artık yetmiyor. Bugün Türkiye, bir avuç azınlığın servetine servet kattığı bir ülke haline gelmişken milyonlar açlık açlık açlık diye bağırıyor. Bu düzenin gerçeği hem rakamlarda hem de sokaklarda apaçık ortadadır. Türkiye'de her 10 kişinin altısı borçlu, ikisi ise açlık sınırının altında yaşıyor. Ne yazık ki Türkiye'yi bu tabloya mahkûm ettiler. Sadece 2026'nın ilk üç ayında icra dairelerine her gün ortalama 26 bin yeni dosya geldi. Bu, her gün 26 bin yurttaşın icralık olması demektir. İcralık yurttaşların sayısı 4 milyon 271 bindir. Bu tablo ve bu rakamlar soğuk istatistiklerden ibaret değil. Bu rakamlar açlığın, yoksulluğun, kira ödeyememenin, emeklinin maaşının kiraya ve temel ihtiyaçlarına yetmemesinin rakamlarıdır. Yani bu rakamlar yaşamın ve açlığın ta kendisidir.
Üreticiyi koruyan rakamlar değil
Türkiye gıda enflasyonunda açık ara birçok ülkenin önüne geçmiş durumda. Dünyada gıda enflasyonunda Türkiye 4. sırada yer alıyor. Avrupa Birliği ve OECD ülkeleri arasında da üst sıralarda bulunuyor. Bir tarım ülkesi olan Türkiye'de çiftçi borçlu. Çiftçi üretemiyor. Çiftçi hacizle, pahalı mazotla, pahalı gübre ve tohum maliyetleriyle karşı karşıya. Üstelik ürününü de doğru düzgün satamıyor. Bakın, arpanın alım fiyatı belirlendi. Arpaya geçen yıla göre yalnızca yüzde 15, buğdaya ise yüzde 22 zam reva görüldü. Buradan soruyoruz: Konyalı ne yapsın? Urfalı ne yapsın? Yozgatlı ne yapsın? Buğday üreticisi, arpa üreticisi ne yapsın? Üreticiyi koruyan rakamlar değil bunlar. Bunlar toprağı sahipsiz, tarlayı ekinsiz bırakmak demektir. İktidarın belirlediği bu rakamlar yalnızca çiftçiye sahip çıkmamak anlamına gelmiyor. Aynı zamanda yurttaşların daha pahalı ekmek ve makarna tüketmesi anlamına geliyor. Bu, Türkiye'yi buğdayda ve hububatta Rusya ile Ukrayna'ya bağımlı hale getirmek demektir. Oysa bugün Urfa'nın ve Konya'nın bereketli toprakları Türkiye'nin hububat ihtiyacını karşılayabilecek düzeydedir. Ancak iktidarın uyguladığı ekonomik politikalar nedeniyle Türkiye, hububat üretiminde güçlü bir ülke olmasına rağmen dışa bağımlı hale getirilmiştir.
Mutlak butlan
Türkiye sadece derin bir ekonomik krizin değil, aynı zamanda demokrasi ve hukuk krizinin de içinde. Bakın, bu kürsüden bunu birçok kez ifade ettik. Bugün yeniden ifade etmek isterim. Cumhuriyet tarihi boyunca halk iradesi kimi zaman darbelerle, kimi zaman olağanüstü hukuk uygulamalarıyla, kimi zaman da yargı kararlarıyla baskılanmıştır. Zaman zaman sekteye uğratılmıştır. Bugün CHP'ye yönelik mutlak butlan tartışmaları, demokratik siyasetin yeniden dizayn edilmesinin örneklerinden biridir. Askeri vesayet rejimine karşı çıkanlar, şimdi oluşturdukları yeni bir yönetim zümresiyle otoriter bir vesayet anlayışına dönüşmüş durumdadır. Böyle bir tabloda CHP ve mutlak butlan tartışması, bir parti içi krizden, bir koltuk kavgasından ya da güncel bir siyasi çekişmeden çok daha ötedir. Ve biz şuna inanıyoruz: Asıl mesele kimin hangi koltukta oturduğu değildir. Asıl mesele Türkiye açısından demokrasinin nereye oturacağıdır. Siyasal rekabet sandıkta mı kurulacak, mahkeme koridorlarında mı? Halkın, üyelerin, delegelerin ve seçmenlerin iradesi mi esas alınacak? Yoksa siyaset yargı eliyle yeniden mi dizayn edilecek?
Çerçeve yasa
Bütün Türkiye'nin merakla izlediği ve 'Acaba ne olacak?' diye sorduğu bir gündem var; o da barış ve demokratik toplum süreci. Bu süreç son derece önemli bir eşikten geçiyor. Bir karar verme eşiğinden geçiyor. Bu eşikte toplumun beklediği ve sürece ivme kazandıracak olan şey, yasal çerçevenin oluşturulmasıdır. Çerçeve yasa, bu sürecin teknik bir başlığı değildir. Bu yasa; barışın, hukukun ve umudun güvence altına alınmasını sağlayacak, tarihi ortak geleceğe bağlayacak en hayati eşiklerden biridir. Her bekleme ve her belirsizlik hem toplumdaki hem de müzakereyi yürüten taraflardaki soru işaretlerini büyütüyor. Güven duygusunu zayıflatıyor. Sayın Erdoğan, süreci akılla, sağduyuyla ve samimiyetle menzile ulaştırmada kararlı olduklarını ifade etmişti. Ardından da hayırlı işlerde çabuk olunması gerektiğini söylemişti. O halde bu sözün gereği yapılmalı ve harekete geçilmelidir. Yol alınmalı, mesafe kat edilmelidir. Bu süreç hiçbir şekilde dar siyasi hesaplara ya da taktik beklentilere sığdırılamaz. Çünkü bu süreç stratejiktir, tarihseldir ve toplumsaldır. Bu nedenle çerçeve yasa; iktidarıyla, muhalefetiyle toplumun bütün kesimlerini kapsayacak, paydaşları daraltan değil genişleten bir içerikle hazırlanmalıdır.
Sayın Öcalan yoğun bir çaba içerisinde
Barış ancak toplumla kurulur. Demokratik toplum ise ancak sorumlulukla inşa edilebilir. Fakat Meclis gündemine dönüp baktığımızda neyle karşılaşıyoruz? Şimdi 12'nci yargı paketinden söz ediliyor. Edindiğimiz bilgilere göre bu pakette genişleme yerine daralma, demokratikleşme yerine demokratik hakların tırpanlanması öngörülüyor. Türkiye'nin ihtiyacı hakları ve demokrasiyi daraltan paketler değil; tam tersine hakları artıran, demokrasiyi genişleten düzenlemelerdir. Yani demokratikleşme yasalarına ihtiyaç vardır. Son İmralı görüşmesinde Sayın Öcalan, mevcut tıkanıklıkları ve gecikmeleri aşmaya dönük yeni bir formül ve yol haritası ortaya koymuştur. Sayın Öcalan, sürecin hukuki zemininin oluşturulması için yoğun bir çaba içerisindedir. İmralı heyetimiz de geçtiğimiz hafta çeşitli temaslarda bulundu ve AKP heyetiyle görüşme gerçekleştirdi. Çerçeve yasa da bu görüşmelerde ele alınmıştır. Heyetimiz, özel yasanın bir an önce hayata geçirilmesinin sürece sağlayacağı ivmeyi AKP heyetine aktarmıştır. Ayrıca Meclis kapanmadan önce bu yasanın çıkarılmasının ne kadar önemli ve gerekli olduğunun altını bir kez daha çizmiştir. Biz de grup toplantımızda bunun önemini bir kez daha vurguluyoruz.
Bu yasa mutlaka hukuki sonuçlar üretmeli
“Çerçeve yasanın geniş ve kapsayıcı olması son derece önemlidir. Çatışmalı süreçten demokratik ve sivil bir döneme geçişin zeminini oluşturabilmelidir. Kürt sorununu terör ve güvenlik eksenli yaklaşımların dışına çıkarıp barış, eşitlik ve kardeşlik zeminine kavuşturmalıdır. Çatışma süreçlerinin kök nedenlerini ortadan kaldıracak bir geçiş sürecine hizmet edebilmelidir. Bu yasa mutlaka hukuki sonuçlar üretmelidir. Çerçeve yasanın kapsayıcı karakteri, 86 milyona nefes aldıracak ve barış çabalarını büyütecek bir ilk adım olarak görülmelidir. İkinci adımda çerçeve yasayla birlikte sürecin kurumsallaşmasına yönelik güçlü bir adım atılabilir. Barışın inşası için devreye alınacak mekanizmalar süreci öngörülebilir hale getirebilir. Kurumsallaşmış bir süreç de barışın sigortası olur. Üçüncü adımda ise barışın yaşamsallaşması için Sayın Öcalan'ın rolü ve konumunun tanımlanması gerekir. Bundan kaçınılamaz. Çerçeve yasanın hayata geçirilmesiyle pozitif barışın eşiğinin aşılması yönünde ciddi bir yol alınmış olacaktır. Bu eşiği aşmak bizlerin elindedir. Parlamentonun elindedir. Ancak en önemli sorumluluk iktidardadır. Çünkü toplum biliyor ki yasanın çıkabilmesi için öncelikle iktidarın bu yasaya destek vermesi gerekiyor. Çoğunluk kendilerindedir. Parlamentodan geçecek bir yasa için başta AKP olmak üzere Cumhur İttifakı'nın elini taşın altına koyması ve yasama sürecini başlatması gerekiyor.
Toplumun yüzde 95’i barış istiyor
“Toplumun, inanın, yüzde 95'i barışın sağlanmasını istiyor; buna gönülden destek veriyor ve bunun için mücadele ediyor. Ancak süreç uzadıkça sürece dair soru işaretlerinin de giderek arttığını iktidar görmelidir. Bizler DEM Parti olarak yalnızca bugün barış demedik. Yalnızca bugün müzakere ve diyalog çağrısı yapmadık. Çatışmaların en yoğun yaşandığı dönemlerde de müzakere kapıları nasıl açılabilir, diyalog nasıl geliştirilebilir diye çalışma yürüttük. Barış demekten asla vazgeçmedik. Barış anneleri de bütün acılarına ve kayıplarına rağmen barış mücadelesinden bir an olsun geri durmadı. Barış demeye devam ettiler. Ben de huzurlarınızda verdikleri mücadeleyi bir kez daha saygıyla selamlıyorum. Toplumun umut ettiği barış için sesimizi daha gür çıkarmalı, bu süreci daha güçlü sahiplenmeliyiz. Moralimizi, motivasyonumuzu ve mücadele azmimizi ‘acaba ne olacak’ beklentisiyle zayıflatmamalıyız. Asla olumsuz duygulara kapılmamalıyız. Biraz önce de ifade ettim; biz savaşın ve çatışmanın en yoğun yaşandığı dönemlerde de barış dedik. Şimdi de aynı moral ve motivasyonu daha ileri taşıyarak herkesin ‘acaba ne olacak’ beklentisinden çıkması gerekiyor.
Tarihi eşikte barışı oyalayanlar değil, cesaret gösterenler yazılacak
Bu ülkede kadınlar, gençler, doğa ve insan hakları savunucuları, Aleviler, farklı halklardan ve inançlardan insanlar barışın sesini kendi alanlarında daha güçlü yükselttikçe iktidarın da adım atmasını sağlayabiliriz. Demokratik zeminde güçlerimizi birleştirip barış sesini ortak bir bileşkeye dönüştürebilirsek barışa daha da yaklaşacağız. Bundan hiç kimsenin kuşkusu olmasın. Tarih bu eşikte barışı oyalayanları değil, cesaret gösterenleri yazacaktır. Hep birlikte barışın tarihini biz yazacağız. Bu tarihi bilinçle, umutla, emekle, mücadeleyle ve örgütlülükle yazacağız. Barış kazanacak ve bizler de barışın kazanmasını sağlayacağız. Bu coğrafyada barışın tesis edilmesi için bedeli ne olursa olsun geri adım atmadan mücadeleyi sürdüreceğimizin sözünü bütün Türkiye halklarına veriyoruz.
Demokratik Cumhuriyet Konferansı
Bir grup aydın, yazar ve siyasetçinin çağrısıyla bu hafta sonu Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü tartışılacak. 13-14 Haziran tarihlerinde İstanbul'da gerçekleştirilecek Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı'nın, Türkiye'nin demokrasi, barış ve ortak yaşam arayışına önemli katkılar sunacağına inanıyoruz. Otoriter değil, demokratik bir Cumhuriyet ufkunun inşa edilmesinin elzem olduğu bu süreçte aydınların, yazarların ve sanatçıların böyle bir çalışmaya öncülük etmesi son derece önemli ve anlamlıdır. Konferansın ortaya çıkaracağı tartışmaların ve önerilerin, Türkiye'de barışın toplumsallaşmasına, demokratik dönüşüm arayışlarının güçlenmesine ve demokratik çözüm ufkunun genişlemesine katkı sunacağına yürekten inanıyoruz. Bu değerli girişimde emeği geçen herkese teşekkür ediyoruz. Barışa ve ortak geleceğe inanan bütün kesimlerin bu tartışmayı sahiplenmesi son derece önemlidir. Hepimiz tarihsel bir süreçten geçtiğimizin farkındayız. Barışın ve demokratikleşmenin yolunun zorlu, uzun ve dikenli olduğunun da farkındayız. Ancak biz bu yolu yürümekte kararlıyız. Tarih boyunca verdiğimiz emek, ödediğimiz bedeller, edindiğimiz bilinç, yürüttüğümüz mücadele ve döktüğümüz alın teri bu mücadelenin daha ileriye taşınması içindir. Bizler barışın ve demokrasinin bu topraklarda inşa edilmesi, demokratik cumhuriyete giden yolların açılması için mücadelemizi sürdüreceğiz. Yolumuz açık olsun. Hızır yar ve yardımcımız olsun. Hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.”







