Döne Gevher: Barışın olduğu yerde emekçiler haklarına kavuşur 2026-04-26 09:04:05   ANKARA – Barış ve demokrasinin olmadığı yerde emekçilerin haklarına kavuşamayacağını belirten KESK Kadın Sekreteri Döne Gevher Koyun, emek örgütlerinin güçlenebileceği ve hak kayıplarına karşı ortak mücadelenin yürütülebileceği bir zeminin ancak barış ve demokrasiyle mümkün olduğunu vurguladı.   1 Mayıs İşçi Bayramı’na yaklaşılırken, Türkiye’de kadınların istihdam oranı TÜİK’in 2025 verilerine göre yaklaşık yüzde 32 seviyesinde kalırken, kayıt dışı ve güvencesiz çalışma oranı ise yaklaşık yüzde 25 düzeyinde seyrediyor. Kadınlar, başta tarım sektörü olmak üzere birçok alanda düşük ücretli ve güvencesiz işlerde çalıştırılıyor.    Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Kadın Sekreteri Döne Gevher Koyun, 1 Mayıs öncesinde kadınların emek mücadelesine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.   *1 Mayıs’ın tarihsel anlamı içinde kadın emeği sizce ne kadar görünür? Bugün bu görünürlük artıyor mu yoksa hâlâ sınırlı mı?   Tarihsel anlamda baktığımızda kadın emeği, geçmişte de bugün de sürekliliği olan; ücretli emek ve görünmeyen emek sürecinin bir parçasıdır. Bu anlamda kadın emeği, istihdamın içerisinde var olma biçimiyle, sendikalarda kadınların görünürlüğü üzerinden ve emek politikalarının belirlenme sürecinde kadın emekçilerin rolü üzerinden, maalesef dönem dönem tartışmalar yürütülse de büyük oranda hâlâ görünmeyen durumda olduğunu söyleyebiliriz. Belli dönemlerde kadınların yürüttükleri mücadelelerle elde ettikleri kazanımlar var. Bu kazanımlar önemli kazanımlar. Çalışma yaşamının kendisi içerisinde ayrımcılığın önlenmesine dair yasal mevzuata, tüm bu süreçlere baktığımızda; kadınların Türkiye açısından, eşten ya da ebeveynden izin almasına bağlı olmaksızın çalışma yaşamında var olması da dâhil olmak üzere, kadınların büyük bir mücadelesiyle kazanılmış haklardır. Kazanılmış haklar üzerinden düşündüğümüzde, çok kolay vazgeçeceğimiz haklar da değil. Mevcutta var olanı daha da genişleterek, daha da büyüterek bir süreç işletmeye ihtiyacımız var.   “Kadın istihdamında ancak on kadından üçü istihdamda yer alabiliyor. Ve bu üçünün içerisinde de kayıtlı ve tam zamanlı çalışanların oranına baktığımızda, bu oran daha da azalıyor.”   *Türkiye’de kadın emeği denince ilk akla gelen sorunlar neler? Sizce en yakıcı başlık hangisi?   Kadın emeği, ilk başta bir kere tali ve ikincil görünen bir emek olarak değerlendiriliyor. Büyük oranda da hizmet sektöründe istihdamın yoğun olduğu bir emek ve baktığımız zaman da aslında kadın emeğinin yoğunlukta olduğu yerler, aynı zamanda güvencesiz çalışmanın en yaygın olduğu istihdam alanları. O anlamda kadın emeğinin, hem Türkiye açısından hem de Kürdistan açısından baktığımızda, güvenceli, tam zamanlı, kayıtlı istihdamı çok daha az. Yine istihdama katılım oranı da genel emek üzerinden değerlendirdiğimizde, kadın emekçilerinin çok daha az olduğunu görüyoruz. Kadınların istihdamda var olması, ancak on kadından üçünün istihdamda yer alabilmesiyle sınırlı. Ve bu üçünün içerisinde de kayıtlı ve tam zamanlı çalışanların oranına baktığımızda, bu oran daha da azalıyor. Dönem dönem politikalar geliştirdiklerini söyleseler de bu politikaların kendisi de aslında güvenceli bir istihdam alanı olarak karşımıza çıkmıyor. Yakın zamanda mesela baktığımızda, Kürdistan’da özellikle sanayi ve tekstil üzerinden bir dönemin Çalışma Bakanı, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ni Bangladeş yapacağız, Çin yapacağız, sürekli bir üretim alanına dönüştüreceğiz demişti. Ama sonrasında baktığımızda evet, tekstil sektörünün oraya bir girişi var; ancak şu anda kalıcı bir emek süreci yok. Tekstil, büyük oranda Mısır’a kayan bir istihdam alanına dönüştü. Bir de kadınlar açısından sendikalaşma oranının, genel sendikalaşma oranına göre çok daha az olduğunu görebiliyoruz.   “Devletin sosyal politikasındaki yetmezlik ve eksiklikler kadınların istihdama giriş anından itibaren başlıyor. Kadınlar istihdama girerken, çocuğun doğumundan itibaren kalıcı olmayacağı düşüncesiyle işe alım süreçlerini etkiliyor.”   *Devletin uzaktan çalışma ve doğum izni gibi kadınlara yönelik politikaları, sizce kadınları özgürleştiren mi yoksa görünmeyen emeği artıran uygulamalar mı?   Kadın yoksulluğu sadece istihdama erişmek ile ilgili değil. İstihdama eriştiğinde de kadınlar büyük oranda asgari ücret ya da altında ücretlerle çalışıyorlar. Genel olarak Türkiye’de emeğin ücretlendirilmesine baktığımızda, asgari ücret normal ücret seviyesinde; %50’leri, neredeyse asgari ücretle çalışılıyor. Oysa asgari ücret istisnai bir ücret olmalı ve istisnai ücret olarak, ilk başlayanların deneme süreleri üzerinden ya da stajyerler için tanımlanan bir ücretlendirme olmalı. Bizde asgari ücret artık bir işçinin büyük oranda aldığı bir ücrete dönüştü. Kadınlarda bu oran çok daha fazla; yüzde 60-70’lere varan bir oranda kadınlar, istihdama eriştiğinde asgari ücretle çalışıyorlar. Sadece ücret açığı da değil; kadınlar açısından temelde sıkıntılı olan durum, ücret açığının dışında da istihdama eriştiklerinde kalıcı ve sürekli orada var olma hâlinin de kırılgan olması. Çünkü zaten eşitsiz bir şekilde işe alım sürecine dâhil oluyorlar. Mesela hiçbir erkeğe sorulmayan sorular, kadınlar istihdama girmek istediğinde soruluyor. Evlilik soruluyor, çocuk soruluyor, geleceğe dair planlamalar soruluyor. Tüm bunları düşündüğümüzde, devletin sosyal politikasındaki yetmezlik ve eksiklikler kadınların istihdama giriş anından itibaren başlıyor. Kadınlar istihdama girerken, çocuğun doğumundan itibaren kalıcı olmayacağı düşüncesiyle işe alım süreçleri etkileniyor. Gebelik süreçleri, yine ebeveyn izinleri, annelik izinleri aynı şekilde şimdi 24 haftaya çıkarıldı. Analık hakkı üzerinde 24 haftaya çıkarılması, bizim talep ettiğimiz bir süreç; ILO sözleşmeleri kapsamında biz zaten bunu söylüyoruz. Diyoruz ki ilk 6 ay çocuk anne sütüyle besleniyor. Bu dönem itibarıyla evet, bu izin kullanılmalı. Ancak sonrası için bir izin tanımlanması, devredilemez şekilde babaya aktarılmalı. Toplumsal cinsiyete dayalı iş bölümünün bu kadar keskin olduğu bir toplumsal yapılanma içerisinde, bu izinlerin kadınlar tarafından kullanılacağı işveren tarafından, toplumun geniş bir kesimi tarafından ve hane içerisindeki erkek tarafından da rol dağılımı üzerinden tanımlanıyor.   Bunun devredilemez şekilde babanın da kullanacağını anlatarak süreci işletmek, ayrıca hane içerisindeki çatışmaya da sebep oluyor. O nedenle yasal anlamda mevzuatlar, kadınların istihdamda kırılgan hâle gelmeyeceği şekilde düzenlenmeli. Bakım da sadece kadın üzerinden tanımlanmayacak politikalar üretilerek yürütülebilmeli. Bir taraftan çocuk bakımı; ama belli bir yaştan sonra da yaşlı ve hasta bakımı, artık bakım sürecine dâhil oluyor. İstihdamda var olan kadınlar açısından da var olmayan kadınlar açısından da kendi kapasitelerini geliştirme süreci, çok sınırlı bir zaman. Bakım sorumluluğu, devletlerin toplumsal anlamda bir bakım sorumluluğuna dönüşmediği sürece, bu sürecin içerisine yerel yönetimler girmediği sürece, mahalle kreşleri girmediği sürece, kamu kreşleri, işyeri kreşleri girmediği sürece ve sadece kreş de değil, aynı şekilde bakımın bir bütün toplumun sorumluluğu hâline getirilebileceği mekanizmalar geliştirilmediği sürece, kadınlar istihdamda hep kırılgan kalacak. Bu da kadın yoksulluğunu derinleştirecek. Kadın yoksulluğunun yaşamdaki ilişkilenmelerine de baktığımızda, kadınlar ekonomik şiddet, fiziksel şiddet, psikolojik şiddet ve bir bütün olarak şiddet sarmalının dışına çıkmak için daha çok zorlanacak.   “Eğer sermaye sürekli payı artıyor, emekçilerin payı azalıyorsa bu göçmen işçi ile değil, sermayenin daha da kemirgen olan politikasıyla ilgilidir.”   *Savaşlar ve çatışmalar kadın emeği üzerinde nasıl bir yeniden yapılanma yaratıyor?   Dünya genelinde milliyetçiliğin yükseldiği üzerinden yürüyen bir tartışma var. Sağın ve milliyetçiliğin yükselmesiyle göç ilişkisini direkt kurabiliriz. Çünkü göç, ülkeler açısından bir öteki oluşturuyor. Bu öteki, yerleşikler açısından kendi yerleşik haklarını ve hatlarını savunma üzerinden milliyetçiliği tırmandırırken; tüm dezavantajlarıyla, psikolojik, fiziksel, ekonomik anlamda yaşadıkları tüm olumsuzluklarla, göç edenler açısından da bir var olma mücadelesini beraberinde getiriyor. O var olma mücadelesi içerisinde aslında en ucuz iş gücü, en görünmeyen emek şeklinde sömürüye açık hâle geliyorlar. Milliyetçilik ve aşırı sağ yükselirken, aslında merkezi partilerin de sağa yaklaştığını görüyoruz. Çünkü politika üretmek ve birlikte yaşam hattını oluşturabilmek konusunda sağa yaklaşarak ve onun üzerinden politika üretmeye başlıyorlar. Ve gidilen ülkelerde aşırı milliyetçiliğe kayan tutum karşısında, göçmen işçilerin sadece emeğinin değil, yaşamlarının da tehdit altında olduğu gerçeği var. Ciddi bir araştırma yapılsa, dünya genelinde kayıt dışı göçmen olarak çalışan ve işçi cinayetlerinde yaşamını kaybedenlerin birçoğunun, belki de kaydı olmadığı için görünmez kaldığı da açığa çıkacak. Yani biz birinin yakıldığını tesadüfen öğrendik, değil mi? Belki bundan çok daha fazlası var.   Biz Urfa’da bir kadın göçmen emeği çalıştayı yapmıştık. Orada kadın arkadaşların söylediği bir şey vardı. Bunu anlatan kadın arkadaş kâğıtsız göçmendi. “Kâğıtsız göçmenim ve ben tacize uğradım, tacize uğradıktan sonra da gidip şikâyette bulunamadım” dedi. Bir tanesi dedi ki: “Bir süredir ücretimi alamıyorum, maaşımı alamıyorum.” Zaten çok az bir ücrete çalışıyordu. 2022’de çalıştığı ücret, asgari ücretin üçte biri kadardı. “O ücretimi alamıyorum ama bununla ilgili hiçbir süreç işletemiyorum. Çünkü gittiğim anda sınır dışı edilirim” demişti. Bir de bu tehdit var. Savaşın yarattığı travmalarla kaçıp geliyor; gittiği ülkelerde milliyetçiliğe, emek sömürüsüne ve hak gaspına maruz kalıyor. Hak gaspı karşısında hak arayışını gerçekleştiremiyor. Bir şekilde izinli olan, kâğıtlı göçmenler açısından da gittikleri kamu kurumlarında ayrımcılıkla karşılaşıyorlar: göçmen idaresinde, güvenlik güçlerinde, adliyelerde. Çünkü yerleşik olarak görülmüyorlar ve ülkenin tüm sorunlarının yüklenildiği kesim olarak görülüyorlar. “Göçmenler geldi, kiralar arttı. Göçmenler geldi, emeklilerin ücretleri azaldı” diye oluşturulan bir algı var. Eğer sermaye sürekli kazanan bir yerde ve payı artıyor, emekçilerin payı azalıyorsa, bu göçmen işçi ile değil; sermayenin daha da kemirgen olan politikasıyla ilgilidir, sermayenin daha vahşi bir şekilde yürüttüğü sömürü politikası ile ilgilidir. Biz bununla ilgili aslında buluşmaları daha fazla artırmamız gerekiyor. Sermaye ne kadar küresel anlamda birbirini besleyen ve örgütlü hâlde ise, biz de uluslararası emek örgütleriyle bir araya geldiğimizde de ısrarla bunu söylüyoruz. Kendi içimizde de yapmamız gereken, emekçilerin de bu kadar birbiriyle örgütlü bir şekilde sermayenin karşısında durabilmesi ve birbirini ötekileştirmeden bunu hayata geçirebilmesidir.   “Barış, demokrasi olmadığı sürece emekçiler hak ettikleri haklara kavuşamaz. Çatışmaların, savaşların olduğu zeminler emek örgütlenmelerinin güç kaybettiği zeminlerdir.”   *Önümüzdeki dönemde kadın emeği mücadelesinin en kritik başlıkları sizce neler olacak?   Önümüzdeki dönemde emekçiler açısından en önemli başlıklardan biri, istihdamın kalıcı ve tam zamanlı olması olacak. Çünkü özellikle yürütülen politikalara baktığımızda, parçalı, kısmi zamanlı, ücretli, uzaktan çalışma biçimleri bir taraftan emekçiler açısından özlük ve ekonomik hak kaybı oluştururken, bir taraftan örgütlenmenin önüne geçen politikalar da geliştiriyor. Çünkü aynı iş yerinde parçalı istihdamın olması, ortak örgütlenme ve birlikte mücadele hattı örme noktasında zorlanmalar yaşanmasına neden olabiliyor. Çalışma barışını bozan durumlar, örgütlenmenin de önüne geçen bir duruma dönüşebiliyor. Bir kere en başta sıkıntılarımızdan biri ve önümüzdeki gündemlerimizden biri, çalışma yaşamındaki değişim ve dönüşümün emekçilerin lehine olup olmayacağı. Lehine olması için emek örgütleri olarak biz, örgütlü gücü nasıl açığa çıkarıp, geliştirilen saldırı politikalarına karşı nasıl bir hat izleyeceğiz? Bunun için yasal anlamda mevcutta var olan sendikalar yasasına dair hangi politikaları izleyeceğiz ve bunu değiştirme gücünü, iradesini nasıl açığa çıkaracağız? Belki de önümüzdeki en temel sıkıntılarımızdan biri bu olacak.   Biz geçmişten bugüne şunu hep söylüyoruz: Barış ve demokrasi olmadığı sürece emekçiler hak ettikleri haklara kavuşamaz. O anlamda çatışmaların, savaşların olduğu zeminler, kutuplaşmanın olduğu zeminlerdir. Emek örgütlenmelerinin güç kaybettiği zeminlerdir. Bu güçsüzlük karşısında, emek örgütlerinin güçlenebileceği ve hak kaybı karşısında ortak mücadeleyi yürütebilecekleri zeminler olmalı. Bu durumda barış ve demokrasi, emekçilerin en güçlü taleplerinden biri ki sadece ülkemiz açısından değil, Ortadoğu bir bütün olarak savaş alanına dönüştürülüyor. Yıllardır devam eden savaş, ülke değiştiriyor, zemin değiştiriyor; ama emekçi halklar bir bütün olarak bu savaşlardan zarar görüyor. O hâlde savaşa karşı barış sözü sadece Türkiye’nin değil, dünyanın gündemi olmalı. Emperyalizmin bu kadar saldırgan politika yürüttüğü Filistin’de, Suriye’de, İran’da, Ukrayna’da, Lübnan’da, tüm bu coğrafyayı düşündüğümüzde; Türkiye’nin kendi özgün Kürt sorununu düşündüğümüzde, hem Ortadoğu’nun hem de bu ülkenin barış içinde bir arada yaşamaya, demokratik yaşam koşullarına kavuşmaya ihtiyacı var. Ve bir bütün olarak aslında hegemonik güçlerin değil, halkların kendi öz gücüyle birlikte mücadele yürüteceği, birlikte yaşamı kuracağı zeminler emekçilerin talebidir. O nedenle 1 Mayıs, barış ve demokrasiden bağımsız düşünülemez.