Kayıp yakınları 5 kentte adalet istedi 2026-09-26 14:15:58   HABER MERKEZİ - İHD ve kayıp yakınları, Amed, Êlih, İzmir, Riha ve Colemêrg’de düzenledikleri eylemlerde zorla kaybedilenlerin akıbetini sordu.   Kayıp yakınları ve İnsan Hakları Derneği, kayıpların akıbetini sormak failleri yargılamak amacıyla düzenlediği eylemlere bu hafta da devam edildi.    Amed    İHD ve kayıp yakınları, “Kayıplar bulunsun, failler yargılansın” şiarıyla sürdürdükleri eylemlerinin 920’nci haftasında Amed’in Rêzan (Bağlar) ilçesi Koşuyolu Parkı’nda bir araya geldi. Bu hafta 25 Eylül 1997’de Pasûr’da zorla kaybedilen Zozan ve Orhan Eren’in akıbeti soruldu. Eyleme çok sayıda kişi katıldı.    Eylemde konuşan İHD Amed Şube Yönetim Kurulu üyesi Fırat Akdeniz, “Failler yargılanmadan mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz” diye konuştu.    Zozan ve Orhan Eren çiftinin yakını DEM Parti Amed Milletvekili Serhat Eren ise, 920 haftadır kayıp yakınlarının “Yakınlarımız nerede?” diye sorduğunu belirterek, “Onlar adaletin ve hakikatin peşindeler. Bir toplumda barış yoksa adalet de yoktur. Toplumsal barış için adalet, gerçeklerin ortaya çıkarılması için hakikat ortaya konsun, olaylar aydınlatılsın, failler yargılansın” dedi.   Hikayeyi kayıp yakınları adına İHD Amed Şubesi Kayıp Komisyonu Üyesi Berfin Elçi okudu.    Berfin Elçi tarafından okunan hikaye şöyle: “Kulp sağlık ocağında hemşire olarak çalışan Zozan Eren, eşi ve iki kız çocuğu ile birlikte Kulp’ta yaşar.  Eşi Orhan Eren ile kaybedilmeden önce dönemin Kulp Kaymakamı Zozan Eren’e kendi isteğiyle tayinini başka yere aldırmasını söyler. Kaymakamla görüştükten sonra Zozan Eren’i kaymakamlıkta görevli iki polis, 'Sen PKK’lilere ilaç gönderiyorsun, onun için buradan gitmek zorundasın' diyerek tehdit eder.Kısa bir süre sonra ise Zozan Eren, 'örgüte yardım' ettiği iddiasıyla Diyarbakır Doğum Hastanesi’ne sürgün edilir.     Diyarbakır’a tayini çıkan Zozan Eren’in çocukları Kulp’ta annesi Pembe Toprak’ın yanında kalır. 24 Eylül 1997 tarihinde Zozan Eren annesini arayarak 'Yarın, eşi Orhan ile birlikte Kulp’a gelerek çocuklarını alıp Diyarbakır’a döneceklerini' söyler.    Ertesi gün yani Cuma günü akşama doğru kızı ve damadı çocuklarını almaya gelmeyince anne Pembe Toprak endişelenmeye başlar. Aynı gece saat 24.00 civarında damadı Orhan’ın çalıştığı Lice’deki Cezaevi savcısı telefonla arayarak Orhan ve eşinden bir haber alıp almadığını anne Toprak’a sorar. Anne Toprak; 'Kızı ve damadından bir haber alamadığını' söyleyerek endişelerini telefonda savcı ile paylaşır. Bu telefondan yaklaşık iki saat sonra Orhan’ın iş arkadaşı bu kez arar;  'Orhan’ın arabasının Lice’ye bağlı Angül Karakolu’nun 50 metre yakınlarında terkedilmiş bir vaziyette bulunduğunu, Zozan ve Orhan’dan haber alınmadığını söyler.'    Cumartesi günü anne Toprak, Kulp Jandarma Karakolu’na başvuru için gider. Karakoldakiler; tatil olduğunu ileri sürerek başvurusunu kabul etmeyip Pazartesi günü gelmesini söyler. Pazartesi günü anne Pembe Toprak, Kulp Savcılığına başvurarak durumu izah etmeye çalışır.  Savcı Angül karakolunu arayarak bilgi alır. Karakoldakiler 'Kaçırma olayının gerçekleştiğini, Orhan ve Zozan Eren’in PKK militanları tarafından kaçırıldığını' bildirir.    Savcı bu bilgiyi anne Pembe Toprak’a iletir ve Angül Karakolu’na gitmesini, akabinde Diyarbakır Valiliğine başvurması tavsiyesinde bulunur. Daha sonra anne Pembe Toprak dilekçe ile önce Angül Karakolu’na başvuruda bulunur fakat Karakol Komutanı kendisine 'Çiftin PKK militanları tarafından kaçırdığını' söyler. Buradan bir netice alamayan anne Toprak, Diyarbakır Valiliğine başvuruda bulunur. Vali, annenin huzurunda Lice ve Kulp Jandarma Karakollarını arar ve çocuklarının PKK militanları tarafından kaçırıldığını kendisine söyler.    Çiftin arabasının Angül Karakolu’nun yakınında bulunmasına rağmen militanların Zozan ve Orhan Eren’i kaçırdığı bilgisi inandırıcı gelmemekle birlikte, somut bir delille de, ortaya konulmaz. Yine de tüm idari ve hukuki mercilerce ısrarla aileye bu bilgi verilir. İç hukuk yollarında bir netice alamayan aile davayı AİHM’e taşır. 21 Şubat 2005 yılında AİHM 'yaşam hakkı ihlali’ yapmaktan Türkiye’yi mahkûm eder.   Devlet şiddeti sonucu katledilen ve gözaltında zorla kaybedilen kişilerin akıbetini sormaktan, faillerinin yargılanıp cezalandırılması için mücadele etmekten asla vazgeçmeyeceğiz."    Açıklama ardından yapılan oturma eylemiyle son buldu.    Êlih   İHD Êlih Şubesi ve kayıp yakınları, eylemlerinin 756'ncı haftasında Gülistan Caddesi’ndeki İnsan Hakları Anıtı önünde bir araya geldi. “Kayıplar bulunsun, failler yargılansın” pankartının açıldığı eyleme, insan hakları savunucularının yanı siyasi parti temsilcileri de katıldı.   Bu haftaki eylemde 25 Eylül 1999 tarihinde Sêrt'in Misirc (Kurtalan) ilçesinde kaçırıldıktan sonra kendisinden bir daha haber alınamayan Şehmuz İnsel'in akıbeti soruldu.   İnsel'in hikâyesini İHD üyesi Mizgin Aravin şöyle dile getirdi: "Şehmus İnsel'in ağabeyi Mehmet Şah İnsel; Kardeşim Fatih Lisesi’nde okuduğu dönem Hizbullah örgütü içinde yer almıştı. Yaklaşık 2 yıl önce örgütle bağını koparmış ve açık öğretime kaydedilmişti. Dersleri ile ilgileniyordu. Bu arada onu evlendirdik. Evlenme işlemlerini yapmak üzere Kurtalan Nüfus Müdürlüğü'ne birlikte gittik. Nüfus müdürlüğünde kardeşimin jandarma tarafından arandığını söylediler. Jandarmaya birlikte gittik. Bize Batman Emniyet Müdürlüğü'nden faks gelene kadar bekleyin dediler. Orada uzunca bir süre bekledikten sonra faks geldi. Kardeşimi Kurtalan Cumhuriyet Savcılığı'na sevk ettiler. Savcılık ifadesinin ardından kardeşim serbest bırakıldı. Bu olaydan bir hafta sonra 25 Eylül 1999 tarihinde kimliği belirsiz iki şahıs tarafından ‘Müslüman cemaati seni çağırıyor’ denilip götürülmüş ve bu tarihten beri kendisinden bir daha haber alınamamıştır. Şehmus, 1999 yılında Kurtalan'da kaybedildi.”    Açıklama, oturma eylemiyle sona erdi.     İzmir    İHD İzmir Şubesi Konak Eski Sümer Bank önünde Amed’de gözaltı sırasında kaybedilen İbrahim Gündem için adalet istedi. “Kayıplar bulunsun failler yargılansın” pankartını açıldığı açıklamayı kitle adına İHD İzmir Şubesi Eşbaşkanı Ahmet Rodi Polat okudu.    1990’lı yıllarda yaşanan hak ihlallerine dikkat çeken Ahmet Rodi Polat, “Adil bir gelecek ve kalıcı bir barış için hakikat ve adalet komisyonunun kurulması ve 50 yıllık çatışma ortamının yarattığı insan hakları ihlalleriyle yüzleşilmesi şarttır. Zira insanlar hala çocuklarının mezarlarını ve faillerini aramaktadır. Bir kez daha siyasi ve adli makamları göreve çağırıyoruz: İbrahim Gündem dosyasındaki inkara ve cezasızlığa son verin! Ahmet Gündem’in mezarını ortaya çıkaracak ve adaleti sağlamayı mümkün kılacak etkin bir soruşturma görevinizi yerine getirin. Kaç yıl geçerse geçsin, İbrahim Gündem için, tüm kayıplarımız için, adalet istemekten, devletin evrensel hukuk normları içinde hareket etmek zorunda olduğunu hatırlatmaktan asla vazgeçmeyeceğiz” şeklinde konuştu.      Riha   İHD Riha Şubesi, “Kayıplar bulunsun failleri yargılansın” şiarıyla düzenlediği eylemin 84’üncü haftasında Ahmet Kalper’in akıbetini sordu. Novada Park AVM önünde yapılan basın açıklamasına kayıp yakınları ve insan hakları aktivistleri katıldı.    Gözaltına zorla kaybettirilenlerin fotoğraflarının taşındığı açıklamada, basın metnini Kayıplar Komisyonu üyesi Müslüm Kına okudu.  Ahmet Kalper'den 32 yıldır haber alınamadığını belirten Müslüm Kına, “Riha’nın Sêwerg (Siverek) ilçesinde yaşayan Ahmet Kalper, 7 Aralık 1993 günü çalıştığı fırınından herkesin gözünün önünde zorla alınarak götürüldü. Tanıklar, Ahmet'in üç korucu tarafından ‘Sedat Ağa seni çağırıyor’ denilerek bir araçla kaçırıldığını gördü. Ancak bu tanıklık, devletin hiçbir kurumu tarafından kayıt altına alınmadı” dedi.    Müslüm Kına, Kalper ailesinin ifadelerini şu şekilde aktardı: “Ertesi gün savcılığa başvuruldu. Ahmet'in ağabeyi Mustafa Kalper tanık olduğunu söyledi ama savcı, ‘benim yapacak bir şeyim yok’ diyerek dilekçeyi almadı. Emniyet dilekçeyi almadı, abisi ‘kardeşim kayıp’ diyerek kapı kapı dolaşırken, özel timler tarafından ‘böyle biri yok’ denilerek engellendi, tehdit edildi; nezarete atıldı, 24 saat boyunca haksız yere gözaltında tutuldu. Ağabey Mustafa tekrar Siverek'e dönüp Başbakana, Cumhurbaşkanına, İçişleri Bakanına ve TBMM'ye dilekçeler yazdı ancak hiçbir cevap alamadı. Sadece Meclis Başkanı Hüsamettin Cindoruk'un, ‘iddianı araştırmak üzere dilekçe ilgili birimlere gönderilmiştir’ cevap yazısı geldi. 10 gün sonra polisler yanıma gelip, ‘sen bizi şikayet etmişsin’ dediler. Ben de, ‘kardeşim bulunsun diye devlete müracaat ettim, bu da benim hakkım değil mi’ dedim. Bana nasihatle tehdit arasında bir ifadeyle, ‘tamam görüşürüz, bir haber alırsak sana iletiriz’ deyip gittiler. ‘Bir hafta sonra bana, teşhis için bir köprünün altında bulunan cesedi gösterdiler. Tabi, tespit çok zordu, beden tanınmaz haldeydi ve Ahmet değildi. Ahmet'in akıbeti hala karanlık, hala saklanıyor. O dönemlerde Siverek'te, Hilvan'da, Viranşehir'de, Ceylanpınar'da insanlar sistematik olarak kaçırılıyor, katlediliyor; failler korunuyordu. Ahmet de bu politikanın kurbanı oldu. Bizler, insan hakları savunucuları olarak tüm kayıpların akıbetinin tüm yönleriyle açığa çıkarılmasını, zorla kaybedilmesinden sorumlu olanların etkin biçimde soruşturulup yargılanmasını ve cezasızlık politikalarına son verilmesini talep ediyoruz. ”    Açıklama, oturma eylemiyle son buldu.   Colemêrg    İHD Colemêrg Şubesi, eylemlerinin 246'ncı haftasında, 1990 yılında gözaltında kaybedilen Mehmet Ürün, Salih Ürün, Ömer Ürün, Sıddık Yakut, Mehmet Yakut, Ömer Kaçan ve Abdullah Kert için adalet istedi. Gever (Yüksekova) ilçesinde bulunan Sanat Sokağı’nda düzenlenen eylemde, "Kayıplar bulunsun failler yargılansın" pankartı ile yaşamını yitirenlerin fotoğrafları taşındı. Açıklama metnini İHD Colemêrg şube Eşbaşkanı Ozan Akbaş okudu.    7 kişinin akıbeti ortaya çıkana dek ve failler yargı karşısında hesaba verene kadar mücadele edeceklerinin altını çizen Ozan  Akbaş, "Biz, kaybedilen yakınlarının akıbetini arayan aileler ve hak savunucuları olarak yetkinlere soruyoruz: Mehmet Ürün, Ömer Ürün, Salih Ürün, Sıdık Yakut, Mehmet Yakut, Ömer Kaçan ve Abdullah Kert neden işkenceyle öldürüldü? Onları katledenler, emri verenler, bu suça ortak olanlar neden hâlâ yargı önüne çıkarılmadı?" diye sordu.    Ozan Akbaş 7 kişinin öyküsünü şöyle aktardı: “1990 yılında Yüksekova’da JİTEM bağlantılı korucu başları ve korucu gruplarının işbirliğiyle büyük bir katliam gerçekleştirildi. İsimleri ailelerce bilinen Kadri ve Casım adlı kişiler, sınırda kaçakçılık yapan korucu başlarıyla birlikte hareket ediyordu. Bu kişiler; Mehmet Ürün, Ömer Ürün, Salih Ürün, Sıdık Yakut, Mehmet Yakut, Ömer Kaçan ve Hacı Bahattin Keremoğlu’nun yanında çobanlık yapan Silopili Abdullah Kert’i ‘size iş bulduk’ diyerek kandırdılar. Salih Ürün’ün arabasıyla Yüksekova’ya geldiler. Daha sonra bu kişiler, Yüksekova Alay Komutanı Ali Kiraz’a ihbar edilerek ‘PKK’li’ olarak gösterildi. Ali Kiraz’ın talimatıyla korucular, Tıloran köyünün arkasına çağırdı ve yeniden ‘PKK’li’ diye ihbar etti. Ömer Ürün, işkence edildikten sonra silahla taranarak infaz edildi. Mehmet Ürün, askeri birliğin içinde kaynayan kazana atılarak öldürüldü. Diğerleri ağır işkencelerden geçirilerek katledildi. Olayın tek tanığı olan Silopili çoban Abdullah Kert önce serbest bırakıldı. Fakat olayı anlattığı için tekrar yakalanıp öldürüldü. Aileler, günler sonra yaşananları öğrendi. Yakınlarının cenazelerini almak için Yüksekova’ya gelmeye çalıştılar ama askerler kente girişlerini engelledi. Dolaylı yollarla kente girmeyi başaran aileler; kalacak yer bulamadı. Dönemin Belediye Başkanının girişimiyle aileler otele yerleştirildi. Gece otel basıldı, herkes Tabur Komutanlığı’na götürüldü. Ailenin yanında olan belediye personeli Mele İsmail de gözaltına alındı. İki gün boyunca taburda tutulan ve infaz edilme tehlikesiyle karşı karşıya kalan aileler, Belediye Başkanının çabasıyla kurtulabildi.Daha sonra aileler askeri araçlarla Qileban'a (Uludere), oradan Şenoba Tabur Komutanlığı’na götürüldüler. 20 gün boyunca orada tutuldular. Olaydan 26 gün sonra savcılık “soruşturmaya yer yoktur” diyerek dosyayı kapattı. Yakınlarının cenazeleri ailelere verilmeden Yüksekova Akalın (Bajêrge) Mezarlığı’na gömüldü. Dönemin İl Ailelerin bugüne kadar yaptığı tüm başvurular, hukuki girişimler sonuçsuz kaldı.”