Besê Hozat: Sürecin ilerlemesi için Önder Apo'nun statüsü resmileşmeli 2026-10-27 08:15:42   HABER MERKEZİ - KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Besê Hozat, süreçte devletin siyasi ve hukuki adım atmadığını belirterek Abdullah Öcalan’ın özgürlüğü ve statüsünün resmileşmesi gerektiğini söyledi. Besê Hozat, kadınların örgütlülüğünü ve öz savunmasını güçlendirmesi çağrısında bulundu.   KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Besê Hozat, sürecin geldiği aşama, kadın özgürlük mücadelesi, hapishanelerdeki uygulamalar ve bölgesel gelişmelere dair soruları Medya Haber TV’de yayımlanan özel programda yanıtladı.   *Bugün 25 Ekim, Kürt özgürlük mücadelesi ve kadın direniş çizgisinin gelişmesinde mihenk taşı rolü oynayan Bêrîtan arkadaşın 34. şehadet yıl dönümü. Şehit Bêrîtan Kürt sosyolojisinde nasıl bir değişim yarattı?   Ben de öncelikle Bêrîtan-Gülnaz Karataş ve Ekim Ayı Şehitleri şahsında bütün devrim ve özgürlük şehitlerini saygı, sevgi ve minnetle anıyorum. Bêrîtan arkadaşın mücadelemizde çok farklı bir yeri var. Özellikle kadın özgürlük mücadelesi açısından yeri, önemi çok başkadır. Özgürlük ve direniş çizgisinin sembolüdür Bêrîtan arkadaş. Kadın örgütlenmesinde, ordulaşmasında, kadının mücadelesinin bir bütün olarak Kürdistan'a ve bölgeye yayılmasında Bêrîtan arkadaşın kişiliği, direnişi ve iş birlikçi, ihanetçi, teslimiyetçi dayatmalar karşısında ortaya koyduğu o soylu duruş çok büyük bir etkide bulunmuştur. Özellikle Kürt kadınının üzerinde etkisi çok fazladır.   Kürdistan'da zaten köklü bir direniş kültürü var. Bu kültürün gelişiminde, oluşumunda Kürt kadınının çok belirleyici bir yeri var. Bêrîtan arkadaş da bu kültürle şekillenen bir arkadaş. PKK mücadelesiyle buluştuğunda elbette kendi kişiliğinde de mücadelesinde de yarattığı gelişim çok daha üst bir düzeyde. Bu anlamda Bêrîtan arkadaş Kadın Özgürlük Hareketi açısından da Kürt Özgürlük Hareketi açısından da bir çizgidir. Gerçekten bir özgürlük çizgisidir, bir direniş çizgisidir.   Bu direniş kültürünün daha da derinleşmesinde, içselleşmesinde, bir çizgi haline gelmesinde çok büyük bir rol oynadı Bêrîtan arkadaş. Kişiliği, duruşu, teslimiyetçi, ihanetçi, iş birlikçi çizgiye karşı ortaya koyduğu o direniş tutumuyla bu anlamda yeri ve rolü çok güçlüdür. Özellikle Başûr Kürdistan'da da kadınlar üzerinde, toplum üzerinde çok büyük bir etkisi oldu.   Demokratik Kürt birliğinin öncülüğünü Kürt kadını yapabilmeli   Özellikle bu teslimiyetçi ve ihanetçi dayatmalar, bu çizgi karşısında Kürt kadınında da çok güçlü bir duruş ortaya çıkardı. Toplumu ciddi etkiledi, kadınları ciddi etkiledi. Bêrîtan arkadaşın anısına en doğru cevap elbette ki her türlü teslimiyetçi, ihanetçi, iş birlikçi dayatmalara, duruşlara karşı güçlü bir özgürlük mücadelesi, özgürlük duruşu ortaya koymak, güçlü bir direniş tutumu ortaya koymak. Bu anlamda elbette bu direniş tutumunu ve duruşunu da örgütlülüğe kavuşturabilmek, bir mücadele gücüne kavuşturabilmek ve giderek bunu bir toplumsal sisteme, yaşama dönüştürebilmek. Anısına en doğru, en anlamlı cevap budur. Bu duruşu, bu tutumu bugün açısından ele alırsak en anlamlı cevap şu olacaktır: Kürt kadınları, bu direniş ve özgürlükçü çizgide örgütlülük ve yaşam duruşunu demokratik, özgür Kürt birliğine dönüştürebilmeli. Bu çok önemlidir. Ve demokratik Kürt birliğinin de öncülüğünü Kürt kadını yapabilmeli. Demokratik, özgürlükçü ilkeler temelinde kendi iç birliğini sağlayarak demokratik Kürt birliğine de öncülük yapabilmeli. Bu günümüz açısından da, içinden geçtiğimiz dönem açısından da aciliyet arz eden bir ihtiyaçtır. Bu anlamda Bêrîtanca bir duruşla Kürt kadınları bunun öncülüğünü yapabilmeli.   Elbette bu örgütlülükle olur, öz savunma duruşuyla olur, direniş tutumuyla olur. Bu anlamda bir örnektir Bêrîtan arkadaşın mücadele ve yaşam çizgisi. Kürt kadını açısından da, kadınlar açısından da ilham vericidir, cesaret vericidir. Örgütlülüğü büyütmede, öz savunmayı büyütmede demokratik kadın birliğini, Kürt kadın birliğini ve demokratik Kürt birliğini sağlamada bir örnektir gerçekten.   *Bêrîtan arkadaşın yarattığı direniş çizgisi, özgürlük çizgisi açısından bugün açısından Kürt özgürlük hareketinde, Kürt kadınının sosyolojik gerçekliğini ve özgürlük mücadelesindeki rolünü bugün için nasıl değerlendirirsiniz?   Kürt Kadın Özgürlük Hareketi zaten bu çizgi üzerinden gelişti. İşte Saralarla başladı Amed zindan direnişi. Sara arkadaş, bunun önder kadrolarındandır. Kürt kadını açısından da bir önderlik rolü var Sara arkadaşın. Önderliğimiz, “Sara, Kürt kadın özgürlük hareketinin mücadelesidir” dedi. Bêrîtan da bu çizginin devamıdır. Bu direniş çizgisinin elbette devamıdır. Bêrîtan ve Bêrîtanlar, Zîlanlar, Semalar, Gulanlar, Viyanlar, Şîlanlar bu çizginin devamıdır. Bu kültürleşti, bu bir gelenek haline geldi, bir kültür haline geldi, bir tarz ve anlayış haline geldi. Yeni bir zihniyet yarattı ve bunun üzerinden gelişen mücadele elbette Kürt sosyolojisinde de çok ciddi bir değişim ve dönüşüm yarattı. Kürtlerde demokratikleşmenin, özgürlükçü kültürün, eşitlikçi kültürün, halklarla birlikte özgürce, eşitçe yaşama anlayışının, zihniyetinin gelişmesinde bu çizginin, bu kültürün etkisi çok büyüktür. Buradan baktığımızda, elbette çok ciddi bir sosyolojik dönüşüm söz konusudur. Kürtlerdeki bu demokratikleşme, özgürlük, eşitlik, adalet anlayışı; halklarla, diğer kültürlerle, inançlarla birlikte ortak bir yaşam ve sistem inşası, bütün bu kültür ve bu çizgi üzerinden gelişen mücadele ile ortaya çıkan bir düzeydir. İşte demokratik ulus paradigması diyoruz; birlikte özgürce, demokratikçe bir yaşam inşası.   *Bugün kadın katliamları ve bütün toplumda şiddet olayları çok ileri bir düzeyde. Günde ortalama 2-3 kadın katlediliyor. Eylül ayının bilançosuna göre 26 kadın ve 6 çocuk katledilmiş. 10 kadın ve 6 çocuk da şüpheli bir şekilde yaşamını yitirmiş. Bu konuda kadına yönelik şiddetin yoğunlaştığı böyle bir durumda mevcut kadın mücadelesi yeterli midir? Kadına yönelik şiddete karşı kadınlar ne yapmalı, öz savunmalarını nasıl geliştirmeliler?   Kadına yönelik fiziki şiddet, kadına karşı şiddetin bir boyutudur, bir parçasıdır. Çok yönlü, çok boyutlu bir şiddet altındadır kadınlar. Psikolojik şiddet, ekonomik şiddet gibi birçok boyutu var. Zaten kültürün kendisi cinsiyetçi bir kültür, erkek egemen bir kültür, binlerce yılın bir kültürü. Yaşam buna göre şekillenmiş, kadın ve erkeğin şekillenmesi bu temelde gelişmiş. Bu medyaya yansıyor, sanata, kültüre yansıyor, siyasete yansıyor, ekonomiye yansıyor. Yaşamın her boyutuna, çok derinliğine sirayet eden bir erkek egemenlikli ve cinsiyetçi kültür söz konusu. Bu da yaşam içerisinde, yaşamın her alanında şiddet olarak kadına dönüyor. Çok derin bir kadın sömürüsü var gerçekten.   Buna karşı da özellikle bu son yüzyılda kadınlarda ciddi bir uyanış var, bilinçlenme var, örgütlenme var, iradeleşme var. Ve yükselen bir mücadele var dünya genelinde. Gerçekten cins çelişkisi böyle başat çelişki haline geliyor. Ve her yerde böyle ciddi bir kadın dayanışması, ortak mücadelesi de gelişiyor. Erkek egemen sisteme karşı kadınların, halkların, genel olarak tüm toplumsal dinamiklerin mücadelesiyle birlikte kapitalist modernite sistemi çok derin bir kriz yaşıyor. Bu sistemin en yoğunlaşmış ve kurumsallaşmış hali kapitalist modernite sistemi, ulus devlet sistemi oluyor. Kadına karşı şiddetin bu kadar yoğunlaşması, bu saldırıların fiziki katliamlara, kadın kırımına varması, kapitalist modernitenin, erkek egemen sistemin ve zihniyetin yaşadığı o derin krizle, kaosla da alakalıdır. Sistemi ayakta tutmak için şiddeti artırıyor, şiddeti daha da boyutlandırıyor ve derinleştiriyor. Buna karşı elbette gerçekten güçlü bir kadın mücadelesi de var.   Zaten kapitalist modernite sistemi demek, savaş sistemi, şiddet sistemi demektir aynı zamanda. Dünyanın her yerinde savaş var, bölgede savaş yoğunlaşmış, Kürdistan merkezli savaş derinleşmiş durumdadır. Bir de Kürtler üzerinde bir soykırım siyaseti var. Yüzyıla yayılan, yüzyılı aşan hatta daha da gerilere de götürebiliriz; 200 yıllık bir dönem olarak da bunu ifade edebiliriz. Dikkat edersek Kürdistan'da kadına karşı birçok katliam doğrudan devlet tarafından yapılıyor. Organizeli, planlı soykırım siyasetinin ve bu politikalar kapsamındaki saldırıların bir parçası olarak da geliştiriliyor. Böyle her boyutta şiddet derinleşiyor. Buna karşı bir duyarlılık var. Dediğim gibi bir bilinçlenme, iradeleşme, örgütlenme kadınlarda gelişiyor. Bir dayanışma da gelişiyor, ortak eylemsellikler, mücadele de gelişiyor. Fakat bu elbette yetersizdir.   Öz savunma örgütlülükten geçiyor   Bunu daha da güçlü hale getirmek önemlidir. Güçlü hale gelmesi için de örgütlenmek lazım. Kadının her yerde, yaşamın her alanında örgütlülüğünü güçlendirmesi gerekiyor. Öz savunmasını güçlendirmesi gerekiyor. Öz savunma da örgütlülükten geçiyor. Ne kadar örgütlenirsen, o örgütlülük aynı zamanda senin öz savunman da oluyor. Ortak mücadele gücün de oluyor. Erkek egemen sistemin topluma, aileye kadar sirayet eden tezahürü erkek şiddeti olarak da gelişiyor. Ortak, güçlü bir mücadele ve örgütlü bir duruş ortaya çıkınca erkek egemen sistem ve erkek şiddeti doğal olarak geriliyor, zayıflıyor.   Bu örgütlü mücadele ve öz savunma daha da büyürse, erkek egemen sistemin çözülüşünü daha hızlı getirir. Bu cinsiyetçi kültürü de giderek ortadan kaldırır. Bu, örgütlü mücadeleyle bağlantılı. Bu çok önemli. Kadınların eğitimi, örgütlülüğü, öz savunması, ortak mücadelesi, erkek egemen sistemi ve kültürü geriletir ve zamanla aşılmasını sağlar.   *22 Ekim'de başlayan sürecin üzerinden iki yıl geçti. Siz Özgürlük Hareketi olarak çok büyük ve önemli adımlar attınız. Türk devleti yetkililerinin de belli düzeyde açıklamaları oldu. Meclis aktifleşti, bir komisyon oluştu. Yine yasa çıktı. Ancak süreçte tıkanma var gibi görünüyor. Ne oluyor, bu durum nedir?   Son iki yılda gerçekten Kürt Özgürlük Hareketi çok tarihî adımlar attı. Türkiye'ye karşı silahlı mücadeleyi durdurduk; bu çok tarihî bir adımdır. Ve onun ardı sıra da birçok adım atıldı. Türkiye sınırları içerisindeki bütün güçler, gerilla gücü çekildi. Şehirlerdeki birimler çekildi. Sınıra yakın, hatta bazı yerlerde uzak şikeftler (mağara) boşaltıldı. Bunlar, süreç karşısındaki samimiyetimizi, kararlılığımızı, duruşumuzu ortaya koyan çok somut örneklerdir. Ve çok tarihî adımlardır.   Buna karşı devlette ciddi bir adım yok. “Tıkanma var mı?” dediniz. Tam olarak öyle ifade etmek şu aşamada belki erken olur. Ama gerçekten bir donma durumu vardır. Bir durma ve donma durumu vardır. Buna tıkanma da diyebilirsiniz ama bir kilitlenme hali var. Bunun nedeni nedir? Bunun nedeni devletin ve iktidarın tutumudur. O cephede yaşanan bir donma halidir. Adım atmıyor. Demokratikleşme yönünde adım atmıyor. Siyasi ve hukuki zemin hazırlanmıyor. En başta, işte Önderliğimizin durumu. Şu anda tecrit ortadan kalkmış değil. Önderliğimiz bu süreci yürütemiyor.   PKK fesih kongresinde bizim temel şartımız oydu. Silahlı mücadeleyi sonlandırdık, fakat bunun pratikleşmesi için, kongrede alınan bütün kararların hayata geçmesi için Önder Apo'nun özgürce bu süreci yürütmesi gerekiyordu. Demokratik, siyasi, hukuki adımların atılması gerekiyordu. Demokratik siyaset mücadelesini yürütecek zeminin oluşturulması gerekiyordu. Bunun için de çok ciddi hukuksal düzenlemelere gitmesi gerekiyordu devletin.   Bu konuda bir gelişme söz konusu değil. Dolayısıyla devletten kaynaklı bir durma, bir donma hali var. Öyle ifade edebiliriz.   *En son Özgürlük Hareketi olarak bir açıklama yaptınız. Metîna'daki şikeftlerin de boşaltıldığını söylediniz. Ondan sonra Türk basınında işte Xakurkê, Xinêre, Garê'den de şikeftlerin boşaltıldığını, yine silahların teslim edildiği yönünde haberler işlendi. Kürt toplumunda da devletin işte şunları yapmalısınız, bunları yapmalısınız diye baskı oluşturarak kendi yapması gerekenleri gizlediği yönünde bir kanaat oluşmuş. Şu andaki durum nedir? Bu söylemler hangi amaçla söylenmektedir?   Bunların hepsi özel savaştır. Devlet, zihniyetini ve politikasını değiştirmediği için bu konuda adım atmıyor. Bu tür yeni, farklı gündemlerle, farklı algılar oluşturarak zamana oynuyorlar, zaman kazanıyorlar. Zaten ciddi olunsa, adımlar atılsa, Önderliğimizin özgürlüğü başta olmak üzere siyasi ve hukuki zemin hazırlansa, demokratik siyaset yapma ortamı oluşturulsa, bunun imkânı tanınsa, bırak Metîna, Xakurkê, Xinêre'yi, bütün alanlarda gerilla silahını bırakır, gider, örgütlü bir biçimde demokratik siyaset yürütür. Şu alan, bu alan tartışmasından ziyade o sorun ortadan kalkar. Bu devlet adım atsa zaten bir bütünen öyle bir sürecin içerisine girilecek.   Adım atmıyor. Mevcut çözümsüzlük tutum ve politikasındaki ısrar, bu tür özel savaş gündemlerinin oluşmasına yol açıyor. Ortada herhangi bir adım yok, her gün bir alan tartışılıyor, farklı bir algı yaratılmaya çalışılıyor. Bunlar özel savaş gündemleridir. Onlara hiç itibar etmemek gerekiyor. Dönüp herkesin devlete bakması lazım. Adım atıyor mu, atmıyor mu? Şu anda, biraz önce de dediğim gibi, bir durma, donma hali söz konusudur. Devlet adım atarsa zaten hiçbir şey kalmaz. O süreç zaten kendiliğinden işler.   *Geçtiğimiz günlerde Mehmet Uçum yazdığı bir makalede, Önder Apo'ya rol verilse bile hukuki statüsünde bir değişimin olmayacağını belirtmişti. Önder Apo'ya Özgürlük Hareketini tasfiye etmede bir araç olarak yaklaştıkları gibi bir yansıma oldu. Bu değerlendirmelerin yapılması ne anlama geliyor?   Mehmet Uçum çözümsüzlükte ısrar eden, savaş politikalarında, inkârda ısrar eden eğilimin, çizginin devlet içerisindeki temsilcisidir. Gerçekten tam bir özel savaş elemanıdır. Savaştan, çözümsüzlükten beslenen epey bir çevre var Türkiye'de ve devlet içerisinde çok ciddi kanatlar var. Mehmet Uçum da bunların temsilini, sözcülüğünü yapıyor. Öyle ifadelendirmek yerindedir.   Önder Apo bu halkın önderidir, bu halkın iradesidir. Önder Apo'nun özgürlüğü Kürt sorununun demokratik çözümüyle özdeştir, iç içe geçmiştir. Önder Apo özgürleşmeden ve statüsü resmileşmeden, Önder Apo bu süreci özgürce yürütmeden, bundan sonra gerillanın tek bir adım atmayacağı açıktır, nettir. Çünkü turnusol kâğıdıdır. Önderliğimize yaklaşım, Kürtlere yaklaşımdır.   Önderliğimize nasıl yaklaşıyorlarsa Kürt sorununa da öyle yaklaşıyorlar. Önderliğimizin özgürlüğünde, özgürlük koşullarında bir gelişme yoksa, statüsü resmileşmemişse, resmî bir muhataplık gelişmemişse bu demektir ki devlet Kürt sorununa da böyle yaklaşacak. Çözümsüzlük politikasını, inkâr politikasını sürdürecek. Bu anlama gelir. O açıdan herkesin elbette yüzü, gözü Önder Apo'nun durumundadır.   Mehmet Uçum'un Önder Apo'ya dönük bu tür değerlendirmeleri de Kürtlere yaklaşımını ortaya koyuyor, Kürt sorununa yaklaşımını ortaya koyuyor. Ne kadar gayriciddi bir yaklaşım içerisinde olunduğunu ortaya koyuyor. Onun temsil ettiği çizgi, kanat, kesim, eğer devlet adına konuştuğunu iddia ediyor ve bunda ısrar ediyorsa o zaman devlet nezdinde de çözümsüzlükte ısrar olduğu anlaşılır. Ve bir nevi bu yönlü değerlendirmeler yapanları da teyit etmiş, doğrulamış oluyor Mehmet Uçum. Böyle olursa elbette bu süreç gelişmez. Bu süreç ilerlemez. Bu sürecin ilerlemesi için, başarıyla yürümesi için Önderliğimizin statüsünün resmileşmesi gerekiyor. Ve Önder Apo'nun bu süreci özgürce yürütmesi gerekiyor. Yoksa bu sürecin başarıyla yürümesi mümkün değildir.   *Bu durumun yanında bir de 30 yıldan fazla zindanda olan arkadaşlar var. İnfazları dolmasına rağmen serbest bırakmıyorlar. Bunların içinde çok ağır hasta olanlar var. Yine hapishanelerde çok ağır uygulamaların olduğu yönünde haberler yansıyor. Bunun için ne söylersiniz?   Bu sürecin zindanlar boyutuyla da bu tarzda devam etmesi, biraz önce değerlendirdiğimiz gibi, Mehmet Uçum'un temsil ettiği zihniyetin etkili olmasından kaynaklıdır. Çözümsüzlükte ısrar eden, bir nevi savaşta ısrar eden, Kürt düşmanlığında ısrar eden, bu politikayı sürdüren zihniyetin, anlayışın en somut ifadesi bir de işte zindanlardır. Türk kanunlarına göre, devlet kanunlarına göre cezasını çekmiş, 30 yıl bitmiş. Fakat ısrarla ona rağmen infazı yakılıyor, içeride tutuluyor. Hastadır, çok ağır hastalıkları var. Kanserdir, kalptir. Daha birçok böyle hastalığı var. Ölümcül hastalıklardır. Ciddi biçimde yaş da almış. Ona rağmen ısrarla içeride tutuluyor, infazları yakılıyor.   Bir düşmanlık hukuku uygulanıyor. Bu görülmemiş bir şeydir. Kendi kanunlarını bile uygulamıyor. Kendi kanunlarını çiğniyor. Kanun dışı, hukuk dışı, ahlak dışı, siyaset dışı. Siyaset derken, ben siyasetin etiğinden bahsediyorum. Bütün bunların dışında insanlık dışı, bir düşmanlık hukuku, bir savaş hukuku uygulanıyor. Bu düşmanlık ve savaş hukukunun en çarpıcı ve bariz biçimde uygulandığı yerlerden biri de zindanlardır. Adeta böyle intikam alıyor, irade kırmaya çalışıyor. 30 yıl, 32 yıl yatmış. Bütün ömrünü özgürlük davasına vermiş, bu halkın özgürlüğüne vermiş; pişmanlık dayatıyor, irade kırmaya çalışıyor, teslim almaya çalışıyor. Bunun tek bir ifadesi var. Bu düşmanlıktır. Bu, Kürt'e düşmanlıktır. Kürt'e düşmanlıkta ısrardır. Savaşta ısrardır. Bunun başka bir anlamı yoktur. İki yıllık bir süreçte bu kadar adım atılmış. Demokratik siyaset yürütme konusunda bu kadar güçlü bir irade ortaya konulmuş, Türkiye'ye karşı silahlı mücadele durdurulmuş; buna rağmen zindanda bir düşmanlık hukuku işliyor, bir savaş hukuku işliyor.   Elbette bu büyük bir öfke yaratıyor. Bu sürece karşı da, devlete dönük de çok ciddi bir inançsızlık ve güvensizlik yaratıyor, endişeleri derinleştiriyor. Dolayısıyla süreç toplumsallaşmıyor. Kürt halkında da bu konuda ciddi endişe ve kaygılar var. Önderliğin durumuna bakıyorlar; bir değişiklik yok. Zindanlara bakıyorlar; tam bir zulüm ve düşmanlık hukuku işliyor orada. Şimdi bu nasıl güven yaratır bu toplumda? Bu sürece dönük nasıl inanç yaratır? Elbette süreci çok negatif etkileyen bir durum da zindanların durumudur.   *İktidarın belediyelere operasyonları devam ediyor. Kayyumlar atanıyor. En son Halk TV'ye de kayyum atanmıştı.  Birçok dijital medya hesabı kapatıldı, bazı hesaplar engelleniyor. Gazetelere yönelik saldırılar çok fazla oluyor, tutuklamalar gelişiyor. Genel olarak basına ve basın emekçilerine dönük yoğun saldırılar var. Adeta iktidar kendinden olmayana karşı tasfiye saldırıları yürütüyor. Cumhuriyetin demokratikleşmesinin tartışıldığı bir süreçte bu saldırılar ne anlama geliyor?   İşte güzel bir soru. Biraz önce Kürdistan'ı değerlendirdik ya, sürecin toplumsallaşmaması için bu devlet ne yapıyor? Zindanlarda bir zulüm ve düşmanlık politikası uyguluyor. Önder Apo'nun koşullarında hiçbir değişiklik yok mevcut durumda. Tecrit devam ediyor. Sürecin inisiyatifini alıp bu süreci yürüten, bu düzeye getiren Önder Apo iken, halen Önder Apo'nun koşullarında bir değişiklik yok. Yanına basıncılar gidecekti, basıncılar gitmedi. Kurul gidecekti, kurul işleyecekti, çalışacaktı; olmadı. Statüsü resmileşecekti, olmadı. Bu süreci özgürce yürütecekti. Danışmanlar olacaktı, akademisyenler, siyasetçiler gidecekti. Önderliğimizin istediği şeylerin hiçbiri olmadı. Zindanlarda da benzer bir şey...   Türkiye'de de bu sürecin toplumsallaşmaması için, Türkiye cephesinde muhalefet üzerinde baskıları yoğunlaştırıyor. Basına saldırıyor. Özellikle böyle muhalif basına çok yoğun saldırılar var. Onlarca gazeteci gözaltına alınıyor, tutuklanıyor, tehdit ediliyor. Dün çok iyi bir yürüyüş yapmışlardı. Sanıyorum on kentte gazeteciler yürümüş, tepkilerini ortaya koymuşlardı. Ben selamlıyorum. Gerçekten çok anlamlı. Bunların elbette daha da gelişmesi gerekiyor. Muhalif basın üzerinde de, muhalefet üzerinde de, emekçiler üzerinde de yoğun bir baskı var. Türkiye'deki bu iktidarı eleştiren, rahatsızlık duyan tüm kesimler üzerinde çok yoğun bir baskı söz konusudur.   Bu da sürecin Türkiye cephesinde toplumsallaşmasının önüne geçiyor. Gerçekten artık öyle düşünür duruma da geldik. Ve herkes bunu da artık düşünüyor. Bu sürecin toplumsallaşmaması için, toplum tarafından bu sürecin sahiplenilmemesi için neredeyse elinden geleni yapıyor. Çok yoğun bir baskı ve zulüm var şu anda Türkiye cephesinde de. Tüm muhalif demokratik, muhalif liberal, muhalif kesimler üzerinde de yoğun bir baskı politikası var. Tabii ki gerçeklerin topluma yansımasını istemiyor. Muhalif basın üzerindeki baskıları bu kadar yoğunlaştırmasının sebebi odur. Gerçeklerin toplum tarafından bilinmesini istemiyor. Özellikle bu fon krizi gündeme girdi. Muhalif basın yoğun işledi. Şimdi yoğun bir saldırı furyası başlatıldı. Bir de iktidarın bu sürece dönük eleştirilmesini, gerçeklerin görülmesini istemiyor.   Böyle yoğun bir saldırı yürütüyor ve bunun sonucu ne oluyor? Bu süreç Türkiye cephesinde de toplumsallaşmıyor. Bu biçimde bunun önünü de almış oluyor ve devlete ve iktidara karşı bu konuda da kaygılar daha da derinleşiyor. Bu nasıl bir süreçtir? Demokratikleşme olmadan bu süreç gelişir mi? Bu sürecin esas temel ilkesi, felsefesi odur. Türkiye'nin demokratikleşmesidir. Türkiye demokratikleşmeden zaten Kürt sorunu çözülmez. Kürt sorunu çözülmeden Türkiye demokratikleşmez. Türkiye'nin demokratik sürece girmesi gerekiyor. Bu anlamda bu iktidarın demokratik adım atması gerekiyor. Hukuki, siyasi, toplumsal her alanda çok ciddi demokratikleşmeye gitmesi gerekiyor.   Tersi bir durum var. Daha da otoriterleşme, daha da yoğun bir baskı ve zulüm politikası tüm toplumsal muhalif kesimler üzerinde doludizgin gidiyor. Daha da antidemokratikleşme politikaları yoğunlaşıyor, derinleşiyor. Bu süreç bu tarzda ne toplumsallaşır ne de gelişir. Bu sürecin gelişmesi Türkiye'nin demokratikleşmesine bağlıdır. Şu anda bunun emareleri yoktur.   *ABD Irak'tan çekildi. Güneyli Kürt güçleri önümüzdeki süreç için kaygılarını dile getirdi. 2014'teki gibi bir sürecin yaşanabileceğini belirttiler. Gerçekten öyle bir tehlike var mı? Bu tehlikeler nasıl bertaraf edilebilir? Kürt güçleri ne yapmalıdır?   ABD kara güçlerini çekti Irak'tan. Başûr'dan da çekti. Bildiğimiz kadarıyla çok az birimi kalmış. Fakat ABD Irak'tan çekilmedi. Öyle değerlendirmek çok gerçekçi değil. Hegemonik bir güçtür. İran'la da büyük bir savaşın içindedir. Bölgeyi dizayn etmede çok belirleyici bir etki gücü var. Ve savaş da derinleşerek sürüyor. Halen bölgede de bir dizayn sağlanmış değil.   Dolayısıyla ABD bölgededir, ABD Irak'tadır. Öyle bir çekilme falan söz konusu değildir. Askerî etkisi de var, siyasi etkisi de var, ekonomik etkisi de var. İran'a yakın yerlerde çok ciddi üslenmeleri de var. Bu savaşı yürüten merkezler var direkt bölgenin kendisinde. O anlamda bunu komple bir çekilme olarak ifade etmek çok gerçekçi olmaz. Çünkü ABD'nin bölge üzerinde hesapları, çıkarları devam ediyor. Dünya hegemonyasından vazgeçmiş değil ABD. Hegemonik bir güç. Bölgede hegemon olan, dünyanın hegemonu olur. O da bir gerçek. Dolayısıyla bunlar devam ediyor. Bu gerekçeler ortadan kalkmamış.   Fakat ABD'nin şöyle bir politikası var. ABD bölgedeki merkezi devletleri güçlendirmeye çalışıyor. Çıkarını burada görüyor. Tom Barrack'ın açıklamaları, Trump'ın açıklamaları bunu zaten çok açık ortaya koymuş. Önümüzdeki günlerde saldırıların olabileceğini belirtiyor. Mevcut uygulamalar da biraz öyledir. İşte Suriye politikasında gördük. Benzer bir şey diğer ülkelerde de gelişiyor. Lübnan'da da, işte şimdi Irak'ta da benzer bir şey içerisindedir.   Elbette bu durum Irak'ta Kürtler açısından, özellikle Kürtlerin statüsü açısından, federal Kürdistan açısından bir tehlike arz ediyor. Merkezi devletlerin güçlenmesi, Kürdistan'ın statüsü açısından da bir tehlike, risk yaratıyor tabii ki.   Bütün bu tehlike ve risklerin ortadan kalkması için ne gerekiyor? Evet, demokratik Kürt birliği gerekiyor. Gerçekten tüm bu tehlikeleri Kürtler açısından bertaraf edecek tek şey, Kürtlerin demokratik birliğidir, Kürtlerin demokratik ulusal birliğidir. Bu konuda her Kürt örgütü, her siyasi yapı, bu durumu çok iyi analiz etmeli, görmeli, öngörülü olmalı. Ve bunun tek çaresinin demokratik Kürt birliği olduğunu anlamalı ve bu temelde kendisini değiştirmeli, dönüştürmeli ve adım atmalıdır. Bu önemlidir. Bu anlamda Başûr'da da böyle bir sürecin gelişmesi, demokratik Kürt birliği konusunda Başûr'un etkili rol oynaması, Başûr'daki yönetim sisteminin genel olarak demokratikleşmesiyle de bağlantılı.   Bu konuda da Başûr'un yönetim anlayışında, diğer Kürt örgütleriyle, yapılarıyla, sivil alanla ilişkilerinde bir bütün olarak demokratikleşme süreci gelişmeli. Kürt toplumu açısından gerçekten böyle bir sıkıntı kalmamış. Toplumsal olarak çok güçlü bir ulusal bilinç, birlik ruhu, duygusu ve düşüncesi ortaya çıkmış durumdadır. Ciddi bir toplumsal kaynaşma var, birlik var. Bu sorun, siyasi örgüt ve yapılardadır. Bu konuda da bir demokratikleşme süreci gelişir ve demokratik Kürt birliği gelişirse, Başûrê Kurdistan üzerinde de bu tehlikeler bertaraf edilebilir. Başûr ve Irak demokratikleşmeden, o tür tehlikelerin önü alınamaz. Bunun için de Kürt demokratik birliği çok acil bir ihtiyaçtır.   *Trump, Barrack, önümüzdeki günlerde İran'a tekrar saldırıların gelişebileceğini açıkladılar. Tahran yönetimi de önemli bir düzeyde güç kaybetti. Dış güçler İran'da nasıl bir değişim öngörüyor? İran bu süreçte nasıl bir çıkış yolu bulabilir? Ya da bu süreçte önemli bir aktör olan Kürtler bu süreci nasıl karşılamalı?   Uluslararası güçlerin İran'a dönük politikası, İran rejimini ya teslim almak ya da değiştirmek. Bu eksende gelişen bir politika. O görülüyor, böyle bir strateji yürütülüyor İran'a karşı. Şimdiye kadar verilen savaşta İran da çok yıprandı. Zayıfladı, gerçekten zayıfladı. Elbette Amerika da özellikle Hürmüz üzerinden çok ciddi bir çıkmaza girdi. O anlamda bu güçler de zorlandı, o da bir gerçek.   Fakat İran'da da ciddi bir zayıflama ve daralma durumu söz konusudur. İran, bu duruşuyla bu tür müdahalelere de gerekçe oluşturuyor. Mesela İran kendi içerisinde demokratikleşse, İran'daki halkların taleplerine, kadınların taleplerine cevap verse, demokratikleşme temelinde köklü bir reformdan geçse gerçekten bu saldırıları çok rahatlıkla püskürtebilir. Olsa da saldırılar sonuç almaz. Şimdi, “Halk desteği yanımdadır” diyor. Öyle bir durum yoktur. Ciddi bir rahatsızlık, tepki toplumda var. Kendini kandırmanın anlamı yoktur. Ortada bir realite var. Mesela idam politikası, bu saldırıların birçok kesim tarafından desteklenmesine yol açıyor. Çünkü ciddi bir öfke yaratıyor idam politikası. Hem Kürt toplumunda hem İran toplumunda hem de uluslararası toplumda çok ciddi bir öfke ve tepki yaratıyor. Bu da çok ciddi anlamda İran'a yansıyor. Olumsuz anlamda yansıyor.   Bu anlamda yapılacak şey elbette demokratikleşmedir, demokratik adım atmadır. Kürt örgütlerinin bu anlamda geliştirdiği mücadele stratejisi doğrudur. Yerel demokrasiye dayalı İran'ın demokratikleşmesi en doğru stratejidir. Kürt örgütleri bu temelde bir mücadele yürütüyor. Bunu tüm İran halkıyla birlikte, İran'daki demokratik toplumsal dinamiklerle birlikte, halklarla birlikte yürütmek lazım.   *Türkiye'nin yoğun bir diplomatik çaba içerisine girdiği görülüytor. Mekke İttifakı'nı imzaladı, Bedir İttifakı'na katıldı. Yine birkaç gün önce Libya ile geçmişte Akdeniz konusunda yaptığı anlaşmayı yenilediğini açıkladı. Ancak Libya ile yapılan anlaşma konusunda İsrail, Mısır gibi bazı devletler rahatsızlıklarını dile getirdiler. Bunlara bakıldığında ileride bölge için hangi senaryolar gündeme gelebilir?   Türkiye, İran'ın bölgede zayıflamasıyla birlikte oluşan boşluğu doldurmaya çalışıyor. Belli ki ABD, NATO biraz Türkiye'nin önünü de açtı bu anlamda. Mekke İttifakı, Bedir İttifakı, Libya Anlaşması, biraz ABD ve NATO'nun onayıyla da oldu. Onlarsız olmadı bu.Fakat buna karşı da böyle bir cephe tabii ki ortaya çıkıyor. Geçmişten beri bu vardı. Türkiye'nin geliştirdiği bu savunma ve askerî ittifaklar karşısında İsrail, Yunanistan, Mısır ve Güney Kıbrıs'ın oluşturduğu bir blok ortaya çıkıyor.   Bölgede büyük bir hegemonya savaşı var. Bölge bir dizayn sürecindedir. Türkiye de bu dizaynda yer almak istiyor, kendine yer yapmak istiyor. Bu anlamda NATO anlaşmasıyla zaten bir bütünen NATO'yla hareket etme kararı da alındı. Türkiye tamamen direksiyonu zaten ABD, NATO'dan yana kırdı. Bunun kararını verdi. ABD ve NATO, bölgedeki çıkarlarını temsil etmesi temelinde Türkiye'nin önünü biraz açtı. Bütün bu ittifaklar, anlaşmalar biraz bu temelde gelişti. Bu bir nevi Türkiye'nin de ne kadar müşkül durumda, ne kadar zayıf durumda, çaresiz durumda olduğunun da göstergesidir.   Bir nevi NATO'ya teslim oldu, ABD'ye teslim oldu. Şu anda ABD'nin çıkarları temelinde de bir politika bölgede yürütüyor. Bu Mekke İttifakı esas olarak biraz böyle İran'a karşı oluşturuldu. ABD bunu istedi. Türkiye bundan da tabii yararlanmaya çalışıyor. Bölgede böyle bu ittifaklara dayanarak biraz kendine yer yapmaya da çalışıyor bu dizaynda. Böyle yer bulmaya çalışıyor, böyle bir çaba içerisinde. Fakat Husilere karşı cephe alması, bir nevi İran'ı da elbette karşısına alma anlamına da geliyor.   Kürt sorunu konusunda uyumlu, biraz daha yakın bir politika izleme çabası içerisindeler. Türkiye de İran'ı o çizgiye çekmeye çalışıyor. Fakat Yemen'de ve bölge politikasında ciddi çelişkiler yaşayacakları ortaya çıkıyor. Çünkü Türkiye bir bütünen İran'ın bölgedeki hegemonyasını bitirip bir bakıma İran'ın boş bıraktığı yerlerde kendisini tahkim etmeye çalışıyor. Bölgede İsrail ve Türkiye iki hegemonik güç olarak mevcut. Son bir yılda da daha çok bu iki gücün hegemonya çabasını görüyoruz. Karşılıklı söylemler biraz oradan da kaynaklı gelişiyor. Bölgedeki bu hegemonya çabaları elbette Türkiye'nin İran'la da problem yaşamasına yol açacak.   O açıktır. Kürt sorunu konusunda uyum içerisinde olmaya çalışsalar da bölge hegemonyası ve bölge politikasında sorunlar yaşayacaklar. Çünkü Türkiye bu konuda düşmanca bir politika izliyor İran'a karşı. Dediğim gibi gerçekten NATO'ya ve ABD'ye teslim oldu. Bu doğrultuda bir politika yürütüyor. Bir bütün olarak bölgede İran'ın etkisini bitirmeye ve kendini konumlandırmaya çalışıyor. Böyle bir çaba içerisindedir. Türkiye, bölgesel hegemonya kurmaya dönük bütün bu çabalarıyla, bu biçimde bölgede çıkarlarını temsil edemez. Kendi güvenliğini böyle sağlayamaz.   Kürt sorunu ve Alevi sorununun çözümü   Türkiye'de çok derin fay hatları var. Fay hatlarından biri Kürt sorunudur, biri Alevi sorunudur. İşte giderek birçok toplumsal sorun, kadın sorunu... Ama esas olarak mesela Kürt sorunu ve Alevi sorunu Türkiye'de çok derin bir fay hattıdır. Çok derin bir, çok ciddi bir, temel bir sorundur. Türkiye, bu iki temel sorunu demokratik temelde çözmeden bekasını, geleceğini, varlığını güvenceye alamaz. Bölgede de bir güç olamaz.   Öyle kalıcı bir güç olamaz. Dönemsel olarak bu tür askerî ittifaklar, savunma ittifakları geliştirerek kendisini sağlama almaya, varlığını güvenceye almaya, bölgede kendisini hegemonik güç yapmaya çalışıyor. Bu konuda arzuları da çoktur. Fakat Türkiye kendi iç sorunlarını, bu temel, tarihî sorunları, Kürt sorununu ve Alevi sorununu çözmezse varlığı güvenceye alınmaz.   Türkiye de bu dizaynla, bu müdahalelerle bin bir biçimde içeride ve dışarıda karşı karşıya kalır. O yüzden önemlidir. Bu süreci Türkiye'nin bu kadar dondurmasının, yavaşlatıp dondurma noktasına getirmesinin nedeni de bölgedeki bu gelişmelerdir.   Çeşitli yollara başvurarak kendince bu işi kotarmaya çalışıyor. Kotaramaz. Bunlar çok derin sorunlardır ve Türkiye 50 yılı aşkın bir iç savaş yaşıyor. Türkiye bu sorunu demokratik temelde çözmezse, artık bu iç savaş derinleşir, Türkiye'yi bambaşka bir yere savurur. O açıdan böyle kendisini kandırmaması gerekiyor. Ben bunu önemli buluyorum. Türkiye, ancak Kürt sorununu ve Alevi sorununu çözerek, demokratikleşerek bu tufandan sağlam çıkabilir.   *Son soru olarak şunu soralım. Fransa'da liseli gençlerin başlattığı ve giderek yayılan bir halk hareketliliği söz konusudur. Fransa'da geçmişte de dönemsel bu tür eylemlilikler olmuştu. Kapitalist modernitenin merkezinde bu tür hareketlenmelerin oluşmasının temel nedeninin ne olduğunu düşünüyorsunuz?   Kapitalist modernite sistemi aslında son 100 yıldır, özellikle 50 yıldır sistematik bir kriz içerisindedir. Bir bunalım içerisindedir. Bu giderek derinleşti. Toplumsal kabarış artık patlamaya dönüştü. Fransa ve İtalya başta olmak üzere Avrupa geneline yayılan hareket, öğrenciler öncülüğünde başladı ama şimdi toplumsallaştı. Bir toplumsal ayaklanma var gerçekten her yerde. Yanıyor, sokaklar yanıyor. Bu işte kapitalist modernitenin yaşadığı krizin geldiği aşamadır.   Bu sömürü sistemi, katmerli sömürgecilik ve ekonominin, toplumun tüm kaynaklarının silahlanmaya, savaşa, sözde savunmaya, güvenliğe ve zengin tabakaya aktarılması toplumda çok ciddi bir yarılma yarattı. Zengin zenginleştikçe zenginleşti. Bir kesim, bir avuç insan zenginleşirken diğer toplumsal kesimler derin bir fakirliğe mahkûm edildi.   Avrupa'daki bu isyanların temel nedeni odur. Ortada sosyal hak talebi var. Bütün kaynaklar silahlanmaya, burjuvaziye, üst burjuvaziye, zengin kesime gidiyor. Derin bir uçurum açılmış durumdadır fakirle zengin arasında. Bu işte kapitalist modernitenin derin krizidir. Bu sömürgeci sistemin geldiği noktadır.   Şimdi Türkiye bunun üzerinden tepiniyor. “Hani bu ülkeler demokrasi merkeziydi? Görüyoruz halkın durumunu” diyor. Böyle kendince pay çıkarmaya çalışıyor.   Türkiye'nin durumu Avrupa devletlerinden beterdir. Türkiye Kürt düşmanlığı üzerinden, Kürt sorunu üzerinden yıllardır böyle kendisini ayakta tutuyor. Böyle toplumu militarize ederek, milliyetçiliği, ırkçılığı geliştirerek böyle bu iktidarlar kendisini sürdürüyor, ayakta tutuyor. O yüzden de zaten Kürt sorununu çözümsüz bırakıyor. Temel bir sermayedir, iktidar sermayesi. İktidarı sürdürmenin kanunu haline getirilmiş.   Avrupa'da şimdi böyle bir sorun yoktur. O yüzden toplum tepki gösteriyor. Yoksa Türkiye'de de emek sömürüsü, kadın sömürüsü, toplumsal sömürü, kırım had safhadadır. Geçen sefer bir emekli polis intihar etti protesto eylemlerinde. Bu kadar intihar var. Her yerde emek sömürüsü, yoksulluk, açlık diz boyudur. Çünkü Türkiye en büyük savaşı yürütüyor; bu kaynaklar savaşa, silahlanmaya gidiyor. Toplum aç, toplum sefil, toplum her türlü hak ve özgürlükten yoksun.   Bu, bir sistem krizi olarak ortaya çıkıyor. Türkiye de bu sistemin bir parçasıdır. Ve sanıyorum bu bütün dünyayı etkiler. Böyle Avrupa'yla da bunlar sınırlı kalmaz, tüm dünyayı etkiler. Çünkü bu, kapitalist modernite sisteminin krizidir. Ulus devlet sisteminin krizidir. Üçüncü Dünya Savaşı'nın yol açtığı toplumsal patlamadır. Bir infial halidir. Bir buhranın bu biçimde dışa vurumudur.   Bunlar orayla da sınırlı kalmayacak. Daha önce Orta Doğu'da başladı zaten. Şimdi giderek her yere yayılıyor ve sistem gerçekten artık baş aşağı gidişle karşı karşıyadır. Bu elbise bu topluma fazla geliyor. Artık toplum kaldıramıyor. Bu sömürgeci zulüm sistemini kaldıramıyor.   Halk hareketlerinde örgütlenme ve program vurgusu   Her yerde çok yoğun bir hareketlilik var ve bunun başını da gençler çekiyor. Bu önemlidir. Çok büyük kalabalıklar şimdi isyandadır, ayaktadır. Elbette bu çok daha her yerde örgütlü hale gelmeli. Bunun bir programı, stratejisi oldukça kapitalist moderniteye karşı bir alternatif ortaya çıkabilir. O yüzden mücadelede program önemlidir, strateji önemlidir. Örgütlü güç ve onun programı, stratejisi, mücadele stratejisi çok önemlidir. Bu toplumsal halk hareketi, halklar hareketi bunu da başarabilirse giderek sistem karşısında bir alternatif de ortaya çıkarabilir. Bunlar önemlidir.   Zaten Önderliğimizin geliştirdiği demokratik ulus, konfederal sistem projesi de tam da işte tüm dünya için ilaçtır, alternatiftir. Kapitalist modernite karşısında demokratik modernite alternatifi... Tüm toplumun, halkların ve kadınların ihtiyacına cevap veren bir çözüm projesidir.