‘Kamu gücü hakikati ortaya çıkarmak yerine örtbas için kullanıldı’
- 09:04 17 Nisan 2026
- Güncel
Pelşin Çetinkaya
AMED - Gülistan Doku’nun kaybına dair sürecin sistematik şekilde yürütüldüğünü söyleyen Sosyolog Ezgi Sıla Demir, dosyada kamu gücünün delil karartma ve hakikati örtbas etme amacıyla kullanıldığına işaret etti.
Munzur Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü 2’nci sınıf öğrencisi Gülistan Doku’nun Dêrsim’de 5 Ocak 2020 tarihinde kaybettirilmesine ilişkin yeniden başlatılan soruşturma sürüyor. Soruşturma kapsamında 14 Nisan’da farklı kentlerde gözaltına alınıp Dêrsim'e getirilen aralarında dönemin Tunceli Valisi'nin oğlu Mustafa Türkay Sonel ve koruması olan eski bir polis memuru ve dosyanın bir numaralı şüphelisi Zeinal Abarakov'un da bulunduğu 13 kişinin jandarmadaki ifade işlemleri sürüyor. Bir yandan ifade işlemleri sürerken bir yandan da konuya ilişkin tüm kesimlerden tepkiler gelmeye devam ediyor.
Sosyolog ve Gülistan Doku için Amed’den Dêrsim’e giden 10 kişilik heyette yer alan Ezgi Sıla Demir, yaşanan gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
‘Gülistan Doku’nun kaybı sistematik bir sürecin sonucu’
Ezgi Sıla Demir, Gülistan Doku’nun kaybolmasının ardından yürütülen süreçte kamu kurumlarının yaklaşımına dikkat çekerek, yaşananların “sistematik bir kaybedilme” olduğunu belirtti. Ezgi Sıla Demir, “2020 yılının Ocak ayında, o dönem sivil toplumda çalışmalar yürütürken Diyarbakır Şiddetle Mücadele Ağı kurulmuştu. Gülistan kaybolduktan 12 gün sonra aile bize başvuru yapmıştı ve biz Diyarbakır Şiddetle Mücadele Ağı olarak yaklaşık 10 kişilik bir heyetle Dêrsim'e gittik. Gülistan 12 gün önce kaybolmuştu ve artık barajda, gölde çalışmalar sürüyordu. Biz gittiğimizde hem barajı ziyaret ettik hem vali yardımcılarıyla hem de rektörlükle görüştük. Barodaydık zaten. Ablaları da oradaydı. Yine onlarla da görüşmeler yapıldı. O atmosferi hala çok iyi hatırlıyorum. Yani o kamu gücünü kullanarak yetkililerin bizlere nasıl yaklaştığını, neler ifade ettiklerini şimdi daha iyi anlıyorum. Şimdi ortaya çıkan durumları göz önüne aldığımızda, nasıl böyle bir nabız düşürme, sistematik bir yaklaşım olduğunu daha iyi anlıyorum. Ve nitekim gün boyu orada yaptığımız çalışmalar sonucunda hepimizde oluşan kanaat, bunun sistematik bir kaybedilme olduğuydu zaten” dedi.
O dönemki yoğun güvenlik ortamında dile getirilen gerekçelerin inandırıcı olmadığını, yaşananların başından beri şüpheleri büyüttüğünü ifade eden Ezgi Sıla Demir, “Üstelik ısrarla, işte bir takım görüntülerin kesik kesik olduğu, yine görüntülerin dosyada olmadığı ya da kameraların bozuk olduğuna dair çok fazla vurgu vardı. Bu aslında insanın oraya şüphelenmesini daha çok tetikleyen bir şey. Çünkü o dönemi biraz hatırlamak istediğimizde, 2020 yılı fiili OHAL’in devam ettiği bir süreçte Dêrsim gibi bir yerde zırhlı araçların, kolluk güçlerinin her sokakta vızır vızır gezdiği dönemleri hatırlayın. Yani sokaklarda kamera olmasa bile o zırhlı araçların bile kendine dair kamerası vardı. Kameraların bozuk olması meselesi, hele ki üniversite gibi sonuçta çok fazla sirkülasyonun olduğu bir ortamda, kameranın olmaması gibi bir gerekçe zaten çok akla yatkın bir gerekçe değildi. Yani bırakın sokakları ve üniversiteyi izlemeyi… Dağlar, taşlar izleniyordu o zaman. Bir kere bu zaten çok absürtleşen bir durumdu ve kafamıza yatmamıştı. Nitekim buna ilişkin kapsamlı bir rapor açıkladık. Bu rapora da isteyen rahatlıkla ulaşabilir. Ve biz o gün hangi öngörüde bulunduysak ve hangi hissiyatlara kapılıp bir değerlendirme yaptıysak, bugün maalesef karşımıza çıkan da o oluyor” diye belirtti.
‘Hakikat neden hâlâ açıklanmıyor’
Ezgi Sıla Demir, Gülistan Doku dosyasında yıllar sonra gelen gelişmelerin kaygıları doğruladığını belirterek, “Dün ortaya çıkan gelişmeler de aslında kaygılarımızın, öngörülerimizin ve bu sistematik kaybedilmenin olduğunu çok net bir şekilde doğrulamış oldu. Ama yaklaşık 7 yıla yakın bir süreç geçti. Yani bu dosya için bu kadar beklenilmesi bence tartışılması gereken bir durum. Sonuçta bir insanın akıbeti belli değil. Bir cenazesi yok. Yani ailenin zaten yaşadığı travma çok büyük bir travma. İkincisi ise yas tutma hakkı ortadan kalkmış oluyor. Yani buna bile müsamaha gösterilmeyecek bir tozlanmadan bahsediyoruz. Yani bu, insani boyutları çok derin, çok ağır olan bir şey. Ve temennimiz; soruşturmaların hakkaniyetli bir şekilde sona erdirilmesidir. Bu, operasyonların birinci dalgasıydı. İkinci dalgası da gelecek. Bu ikinci dalgasında üst düzey kamu yetkililerinin olduğu ifade ediliyor. Yani dosya, eğer gerçekten bir hakikati ortaya çıkarma refleksiyle yapıldıysa, bazı saiklerden uzak sonuna kadar gidilecekse, gerçekten Gülistan'ın akıbeti ortaya çıkarılıp ‘başına ne getirildi, nasıl kaybedildi, nasıl öldürüldü?’ konularının şeffaf bir şekilde ortaya çıkarılıp kamuoyuyla paylaşılması gerekiyor. Ve aileye de yas tutma hakkının teslim edilmesi gerekiyor” şeklinde konuştu.
Toplumsal refleksin rolü ve önemi
Toplumsal ısrarın hakikatin izinin sürdüğüne dikkat çeken Ezgi Sıla Demir, “Bu sürecin ortaya çıktığına dair bir takım siyasi yorumların ötesinde vurgulamak istediğim konu ise aslında ‘Gülistan’a ne oldu?’ sorusunu bırakmayan o toplumsal reflekstir. Sivil toplum kuruluşları, feminist örgütler, siyasi partiler, işte Gülistan’a ne oldu diye soran herkes; toplumda bir yapıda bulunsun veya bulunmasın, bu işin peşini bırakmayış tabii ki bu dosyanın ortaya çıkmasının en büyük etkenlerinden biridir. Bence bu emek, bu çaba, bu dirayet görmezden gelinmemeli. Bence vurgulanması gereken husus da bu. Şimdi bazı tespitleri yapmak için erken ama şunu vurgulamanın önemli olduğunu düşünüyorum: SIM kart, delillerin karartılması meselesi, bunun için bir takım uzmanlarla ilişkilere girilmesi, o bürokrasinin gücünün kullanılmasının tartışılması gereken bir durum olduğunu düşünüyorum. Sonuçta orada en yetkili mülki amirin oğlu şu an şüpheli olarak gözaltında. Ve bu süreçte yani okuduğumuz, takip ettiğimiz kadarıyla da belirli delillerin karartıldığı aşikâr. Buradan yola çıkarak şunu söylememiz gerekiyor bence: Kamu gücünü birincil elde tutan bir mülki amir ve bir takım kamu görevlilerinin bu işe girmiş olması, delilleri yok ediyor olması ve maddi-manevi kamunun gücünü buraya kanalize edip aslında intihar süsü vererek başka bir sistematiğe, başka bir algının yönetmesine, üstünü kapatmasına, delilleri yok etmesine yol açması çok sansasyonel bir şey olması gerekiyor. İşte tüm bu bahsettiklerimin tartışılması gerekiyor” ifadelerini kullandı.
‘Cezasızlık politikaları yeni kayıpların önünü açıyor’
Ezgi Sıla Demir, Gülistan Doku dosyasında yaşanan sürecin devlet-toplum güvenini zedelediğini belirterek, “Hakikatin ortaya çıkarılması ile yükümlü birincil sorumlu kişinin birileriyle birlikte aksi bir şekilde bu süreci yürütmesi, gücünü suçu örtbas etmek için kullanıyor olması bence çok vurgulanması gereken bir şey. Zaten devletle olan güven bağı oldukça hassas bölgede ve bu çok daha ciddi, o ilişkiyi zedeleyen bir mesele. Yani devletin kendi vatandaşıyla kurduğu bağ tamamen, o güven bağını ortadan kaldıracak düzeyde sistematik bir süreç olduğu ortada. Örneğin o gün Gülistan Doku’ya dair bu süreç bu şekilde, gerçeğin kurgulanması gibi yönetilmeseydi ve süreç açıklığa kavuşturulup bir cezasızlık zırhıyla korunmamış olsaydı, bugün muhtemelen Rojin’i bu şekilde konuşuyor olmayacaktık. Yani Rojin'nin akıbeti çok daha hızlı bir şekilde ortaya çıkacaktı veya başına belki böyle bir şey gelmeyebilirdi. Çünkü cezasızlık politikalarının yarattığı çok ciddi psikolojik ve zihinsel bir inşa süreci var. Bu görmezden gelinmez. Eğer Gülistan'ın hakikati o zaman ortaya çıkarılmış olsa, başına ne geldiği hızlı bir şekilde sonuçlandırılmış, failler cezalandırılmış olsaydı, bugün Rojin belki hayatta olacaktı” diye konuştu.







