Tülay Hatimoğulları: Çerçeve yasa müzakere edildiği gibi çıkmalı
- 13:06 11 Temmuz 2026
- Siyaset
ANKARA - PM toplantısı öncesinde konuşan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, “Bu ay çıkması beklenen çerçeve yasa daha da geciktirilmemeli ve müzakere edildiği gibi çıkmalıdır” dedi.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, partisinin Parti Meclisi (PM) toplantısı öncesi güncel gelişmelere ilişkin DEM Parti Genel Merkezi’nde basın toplantısı düzenledi.
‘Barış için atılacak adım büyük bir ciddiyet ve sorumluluk ister’
Barışı toplumsallaştırmak için parti çalışmalarını sürdürdüklerini dile getiren Tülay Hatimoğulları, dün yapılan Kadın Meclisi toplantısına değinerek, “Dün Kadın Meclisi toplantımızı gerçekleştirdik. Bugün burada Parti Meclisimizi topladık, yarın da toplantımız devam edecek. Üç günlük tartışmalarımız süresince bunları konuşacak ve bunları değerlendireceğiz. Bu tartışmalarımızda Kürt halkının ve toplumun tamamının bu süreçten beklentilerini değerlendireceğiz. Barışı toplumsallaştırmak için, barışı sonuca vardırabilmek için bu toprakların büyük bir özlemle duyduğu barışın ve demokratikleşmenin bu toplumda tesis edilebilmesi için daha çok neler yapabileceğimizi konuşacağı ve değerlendireceğiz. Barış için atılacak adım büyük bir ciddiyet ve sorumluluk ister. Barışa yürekten inanmak gerek, barışı tesis edebilmek için. Bunun aynı zamanda bir toplum stratejisine dönüşmesi çok önemlidir. Aynı zamanda toplumun bu stratejisini devletin görmesi, bilmesi ve buna uygun adım atması son derece önemlidir” diye belirtti.
‘O ateş ölümü, çatışmayı tarihe havale eden bir ateşti’
Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nde tarihi bir gün olduğunu söyleyen Tülay Hatimoğulları, bu konuda atılacak adımların tüm Ortadoğu’yu etkileyeceğini belirtti. Tülay Hatimoğulları, “11 Temmuz 2025’te gerçekleşen silah yakma töreni, sıradan bir adım değildi. O gün Süleymaniye’de Cesena Mağarası'nda Barış Anneleri, kadınlarla, gençlerle bir aradaydık. Bölgenin farklı ülkelerinden farklı siyasi parti temsilcileri, demokratik kitle örgütleri, sivil toplum örgütü temsilcileriyle birlikteydik. Dünyanın neredeyse her ülkesinden basın temsilcileri oradaydı. Bu tarihi ana bizler hep birlikte tanıklık ettik. Barış ve demokratik siyasete olan inancımız çok daha fazla büyüdü. Süleymaniye’de o silah yakma törenine tanıklık ettikten sonra dönerken büyük bir umut ve inançla dönüyorduk. Ateş yakıldı ve silahlar ateşe atıldı. O ateş ölümü, çatışmayı, şiddeti tarihe havale eden bir ateşti. Yaşamı kutsayan, barışı çağıran bir ateşti. O gün gördüğümüz şey çok açık ve netti. Silahlı bir dönem yerini demokratik bir siyaset dönemine bırakıyordu. 11 Temmuz’daki ateş, insanlığın barış mirasına geçmiş, kılıçları sabana çevirme düşüncesinin bu topraklardaki en somut hâliydi. Dünyanın başka yerlerinde silahlar gömülürken buralarda silahlar yakıldı. Bu, çatışma ve çözüm süreçlerine çok anlamlı bir armağandı. O gün yanan yalnızca silahlar değildi. O gün yanan, yıllardır barışı ve onurlu çözümü engellemek için öne sürülen mazeretlerdi. Bu, çok önemli. Silahlar sussun diyoruz ya, silahlar sustu. O mazeretler ortadan kalktı” sözlerini kullandı.
Tülay Hatimoğulları devamında şöyle konuştu:
“Kürt sorunu bir güvenlik duvarına hapsedilemez. Silahlar yanıyorsa hukuk ertelenemez. Demokratik siyaset kriminalize edilemez. 11 Temmuz’un anlamı budur. Bundan sonra hiçbir anne evladını kaybetmesin, hiçbir genç çatışmayla, ölümle, dağla, cezaeviyle, sürgünle, yoksullukla karşılaşmasın. Hiçbir halk inkâr yaşamasın, hiçbir yurttaş korkuyla büyümesin. Hiçbir çocuk kendi adını, dilini, kimliğini saklamak zorunda ya da unutturulmak zorunda, unutmak zorunda kalmasın. Başta Türk kardeşlerimiz olmak üzere bütün Türkiye yurttaşları olarak biz bu sürecin anlamını ve önemini çok iyi idrak etmek, çok iyi anlamak zorundayız. Biz bunları da bıkmadan, usanmadan 7/24 anlattık, anlatmaya da devam edeceğiz.
Törenin yapıldığı yerin hafızası da bize çok şey söylüyor. Casene Mağarası, Şeyh Mahmut Berzenci'nin sığındığı, direndiği bir yer. Berzenci o mağaraya sığınırken yanına matbaa götürüyor. O matbaa 1923'te Hakikatin Sesi Gazetesi'ni basıyor. Aradan bir asır geçti, aynı yerde başka bir hakikate tanıklık ettik. Bir zamanlar matbaanın mürekkebiyle yükselen ses, bu kez küle dönen silahların içinden yükseldi.”
Silah yakan PKK’liler bir yıldır bu kapıdan girmeyi bekliyor
Bunun için 11 Temmuz'u dar bir kareye sığdıramayız. Bu, sadece kameraların kaydettiği sıradan bir an değildi. Bu, Kürt halkının güçlü, onurlu bir barış çağrısıydı. Şiddetle, inkârla açılmış olan bir parantezi kapatma iradesini ortaya koymaydı. Bu topraklarda barışın ve ortak yaşamın mümkün olduğunun en güçlü göstergesiydi. Sayın Öcalan'ın çağrısı bir kapı açtı. Silahı yakan PKK'liler bir yıldır bu kapıdan girmeyi bekliyorlar. Şimdi görev kimde? Bu soruyu sormak lazım. Görev ve sorumluluk Meclis’te, iktidarda, siyaset kurumlarında ve devlettedir.
Devletin, iktidarın ve Meclis’in, toplumun, yani ezcümle aslında hepimizin Türkiye'de o kapının arkasına zemini hukuk, çatısı demokrasi olan ortak bir yaşamı kurmak zorundayız. Ortak yaşam çağrımız bir acziyet değildir. Siyasidir, toplumsaldır, hukukidir ve ortak yaşam arzusunun ta kendisidir. Elbette herkes oturacak ve bir senenin muhasebesini yapacak. Bir yıl geçti aradan. Bu yılın hesabını da biz soğukkanlılıkla hep birlikte yapacağız.
Dünyada çatışma ve çözüm deneyimleri içinde eşine az rastlanan bir adım atıldı. Bu bir iyi niyet göstergesidir. Silahlar geri dönüşsüz bir biçimde yakıldı. Fakat aynı açıklıkla şunu söylemeliyiz ki bu bir yıl yeterince değerlendirilmedi. Bugün çok daha iyi bir noktada olunabilirdi. Hukuki çerçeve hazırlanmış, İmralı'da özgür çalışma koşulları oluşturulmuş, kayyım pratiği bitirilmiş, cezaevlerine dair cesur adımlar atılmış, siyasi tutsaklar serbest bırakılmış olabilirdi.
Bakın, bunlar olsaydı biz bu bir seneyi çok başarılı, çok olumlu, çok umut verici bir biçimde geçirmiş olacaktık. Bunlar olabilirdi ama henüz olmadı. Bunların hiçbiri lütuf değildir. Barışın doğası budur. Barışa inanılıyorsa adım atılır. Çözüme inanılıyorsa hukuk kurulur. Demokratik siyasete inanılıyorsa seçilmişlerin iradesi tanınır.
Güçlü bir iç barış bölgesel fırtınalarda Türkiye toplumunu kenetler
Bu süreçte güç savaşlarının devam ettiği Ortadoğu'nun yeni bir şekillenmesi bekleniyor. Aynı zamanda Türkiye'de bir NATO zirvesi gerçekleşti ve NATO zirvesinden ortaya çıkan anlam, dünya savaş ve çatışmalarla karşı karşıya kalmaya devam edecek. İşte böylesi bir süreçte Türkiye'nin kendi iç barışını oluşturması, iç barışını tahkim etmesi, aynı zamanda devletin bir stratejisi hâline dönüşmesinin anlam ve önemini uluslararası gelişmelere de baktığımızda burada buluyoruz ve görüyoruz.
Bu süreç ayrıca dar manada herhangi bir siyasi partinin çıkarlarına kurban edilemez. Bu sürecin muhalefetin dövüldüğü bir atmosferde güçlendirilmesi ve toplumsallaşmasıyla ilgili ciddi sıkıntılar yaşanıyor. Bu süreçte Kürt halkının ve dostlarının barış ve demokrasi mücadelesini zayıflatma aracına dönüştürme taktiğiyle ilerlenemez. Kürt sorunu terör ve güvenlik sorunu parantezinde asla tutulamaz. Zira bu yaklaşımlar barışın ve çözümün ruhuna, anlayışına, duygusuna ve fikrine terstir. Bütün bunların aksine güçlü bir iç barış, bölgesel fırtınalarda Türkiye toplumunu kenetler, Türkiye'nin demokratikleşmesinin önünü de ardına kadar açar.
Hiçbir barış süreci yalnızca silahlar bırakıldı diye sağlanamamıştır. Kuzey İrlanda'da kurumlar devreye girdi ve barış kalıcı kılınmaya çalışıldı. Kolombiya'da geçiş adaleti belirleyici oldu. Bask'ta uzun bir siyasal dönüşümün sonucunda barış süreci gerçekleşti. Her yerde bir gerçek var ki aynıdır: Silahların susması bir başlangıçtır. Kalıcı barışın adı hukuktur, demokratik siyaset güvencesidir, eşit yurttaşlıktır ve demokrasidir.
Bu dönemde kılıçlar kınına girmeli ve saban olmalıydı
Bu süreçte kim ne yaptı, kim neyi üstlendi? Burada tablo nettir. Kürt cenahı Sayın Abdullah Öcalan'ın 27 Şubat'ta yapmış olduğu Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı'na icabet etti ve gerekli bütün yükümlülüklerini sırasıyla yerine getirmeye çalıştı. Ama özel yasa hâlâ çıkmadı. İmralı'da koşullar hâlen sürecin ruhuna ters ilerliyor. Kayyımlar yerinde duruyor, siyasi tutuklular hâlâ cezaevinde. AİHM kararları uygulanmıyor. Osman Kavala, Can Atalay ve Gezi mahpusları AİHM kararlarına rağmen hapishanede. Sevgili Figen Yüksekdağ, Selahattin Demirtaş, MYK üyelerimiz ve Kobanê Kumpas davasındaki tutuklu olan yoldaşlarımız yine AİHM kararlarına rağmen hâlâ hapishanede. Mahkeme salonlarında tutuklama kararları çıkıyor. Ekranlarda inkâr diliyle konuşulmaya devam ediliyor. Seçilmiş belediye eşbaşkanları hâlâ hapishanelerde ya da yerlerinde kayyım bulunuyor. Yargı, Demokles'in kılıcı gibi muhalefetin tamamının üzerinde sallanıyor. Oysa bu dönemde kılıçlar kınına girmeliydi ve saban olmalıydı.
Sayın Öcalan'ın koşulları konusunda artık hiçbir izah kalmamıştır
Sayın Öcalan'ın koşulları konusunda artık hiçbir izah kalmamıştır. Süreç açısından bu tali bir mesele değildir, asli bir meseledir. Sayın Öcalan'ın artık çalışma, görüşme, iletişim kurma ve süreci yönetebileceği, özgür yaşayabileceği koşulların ve özgür çalışabileceği koşulların oluşması şarttır. Baş müzakereci özgürce konuşamıyorsa iktidar ve devlet bu süreci nasıl ilerletmeyi düşünebilir ki?
Türkiye şunu bilmeli; PKK'nin attığı bütün adımların zeminini Sayın Abdullah Öcalan sağlamıştır. Geçen sene bugün silahlar yakıldıysa bunu Sayın Abdullah Öcalan'ın onurlu barış perspektifi sağlamıştır. Sayın Öcalan'ın 27 Şubat 2025'teki çağrısının özetini de hatırlayalım. Kürt halkının eşit yurttaş olarak haklarının hukuki olarak tanındığı, Alevilerin ve bütün halkların ve inançların eşit yurttaş olarak yaşadığı, herkesin dilinde, inancında özgür olduğu, kimsenin aç ve açıkta kalmadığı, işçinin, emekçinin, emeklinin, çiftçinin, esnafın, ezilenin ve sömürülenlerin karnının doyduğu bir demokratik cumhuriyet tahayyülünü ortaya koydu.
Burada her şey o kadar açık ifade edilmiş ki Türkiye'nin 100 yıldır demokratikleşmesinin önündeki Kürt sorununa demokratik bir zeminde çözüm oluşturmak, demokratik cumhuriyete giden yolun kapılarını ardına kadar açacak.
Demokratik cumhuriyet bir ülkenin onuru demektir. Kadınların, gençlerin, çocukların, engellilerin, farklı halkların ve inançların, emekçilerin, yoksulların eşit, özgür, adil bir kardeşlik ve barış ortamında ortak yaşamının ta kendisidir demokratik cumhuriyet. Her yurttaşın, ‘Benim ülkem onurumu koruyor’ gururuyla ve özgüveniyle yaşayabildiği bir cumhuriyettir demokratik cumhuriyet.
Bu süreç korkuyla değil, cesaret ve özgüvenle atılacak adımlarla büyür
11 Temmuz'un yıl dönümünde şunu bir kez daha ifade etmeliyiz ki önümüzde çok ama çok büyük bir imkân var. Ama bu imkân kendiliğinden büyümez. Hukukla büyür. Meclis’in daha fazla devreye girmesiyle büyür. Toplumun daha çok sahiplenmesiyle büyür. Korkuyla değil, cesaretle, özgüvenle atılacak adımlarla büyür. Bu ay çıkması beklenen çerçeve yasa daha da geciktirilmemeli ve müzakere edildiği gibi çıkmalı. Kategorik ayrımlar, pişmanlık anlamına gelen dayatmalarla değil, kapsayıcı, barış ve çözüm odaklı bir yasa şeklinde çıkmalı.
Görevimiz 11 Temmuz'un ateşini bir anı olarak hatırlamak değil, demokratik cumhuriyetin yolunu aydınlatan bir ışık olarak görmek, buradan ilerlemek, barış için atılmış bu önemli adımı daha da ileri bir seviyeye taşımaktır. Bu tarihsel eşiği yarım bırakmayalım. Bu kapıyı daraltmayalım, bu imkânı ertelemeyelim. Savaşın parantezini gelin hep birlikte kapatalım ve demokratik siyasetin önünü sonuna kadar hep beraber açmayı başaralım.
Türkiye'deki bütün halklara sesleniyorum: Bu süreci daha güçlü sahiplenelim
Bugün burada çatışmalara, şiddete, baskılara ve birçok olumsuzluğa tanıklık etmiş Parti Meclisi üyelerimizle birlikteyiz. Ve aynı Parti Meclisimizle bizler iki yıldır Barış ve Demokratik Toplum Süreci'nin ilerletilmesi için emek veriyoruz, bunun için çalışıyoruz. Önümüzde gerçekleştireceğimiz kongremizde de elbette bu sürecin bir yandan değerlendirmesini yapacak, bir yandan da bu sürecin kapılarını ardına kadar açabilmek açısından hep birlikte çalışmalarımızı çok yoğun bir şekilde gerçekleştirmeye çalışacağız.
Türkiye halkları şunu iyi bilsin ki Türkiye'nin elinde tarihî bir fırsat var. Bugün silahların sustuğu, Türkiye'de silahların artık konuşmayacağının ilan edildiği bir dönemde Kürt sorununun barışçıl ve demokratik yöntemlerle çözülmesi Türkiye toplumunun tamamını rahatlatacaktır. Türkiye'deki bütün halklara sesleniyorum: Bu süreci daha güçlü sahiplenelim. Bu süreç hepimizin süreci. Bu süreç sadece Kürt halkının baş başa bırakılacağı bir süreç değildir. Bu ülkede başta demokratik vicdan sahibi olanlar olmak üzere, özgürlüklerden, demokrasiden, barıştan ve insan haklarından yana olan herkesin elini taşın altına daha güçlü bir şekilde koyması gereken bir süreçtir.
Bu süreçte bizler çok daha büyük somut adımların atılabilmesi için hep birlikte daha güçlü sahiplenelim, hep birlikte bunun için daha büyük bir emek verelim.
Buradan bir çağrımız da iktidara ve devlettedir. Temmuz ayını en doğru şekilde değerlendirelim. Beklenen kök yasa, çerçeve yasanın bir an önce beklentiye olumlu yanıt verecek şekilde çıkmasını sağlayalım, bu engelleri ortadan kaldıralım ve yolumuzda daha iyi bir şekilde ilerleyelim.”







