Barışın ahlaki politik temeli ve demokratik hukuk
- 09:05 21 Ağustos 2026
- Jineolojî
“Bütüncül hukukun inşa süreci boyutu hem bireysel hem kolektif hakların hukuken forma kavuşturulması ile başlaması gereken bir aşamadır. Bu noktada; anadilde eğitim haklarının tanınması, yerel demokrasinin güçlendirilmesi, kültürel hakların tanınması ve geliştirilmesinin olanaklarının sağlanması, uluslararası sözleşmelerdeki çekincelerin kaldırılması ve en nihayetinde yeni bir toplumsal sözleşmenin toplumun tamamının kurucu unsur olduğu bir yöntemle tesisi, bütüncül hukukun inşa süreci için önemli adımlar olacaktır. “
Ebru Akkal
Barışın ahlaki politik özellikleri aşamalarda geliştirilecek ve eşzamanlı olarak yeniden tanımlanması gerekecek hukuki boyutlarının temelini oluşturur. Hukuk, demokratik entegrasyonun taktiği ise, ahlaki politik toplum onun kodunu ifade eder. Yani demokratik toplumun hukuku, ahlaki politik temeller üzerine biçimlenir ve ortaya çıkardığı varoluşun kaynağını toplumun ahlaki politik değerleri üzerinden sağlar. Bu anlamıyla barışın inşasında toplumsal yaşamın değerleri, ilkeleri ve ilişkileri ahlaki politik esaslar üzerinden gerçekleşmelidir.
İçinde bulunduğumuz Barış ve Demokratik Toplum Süreci bağlamında ahlaki politik toplumun esas alındığı bir toplumsal dönüşüm iddiasının kadın özgürlüğü çerçevesinde kurulması gerektiği kuşkusuzdur. Zira ahlak ve politika alanlarının sömürgeleşmekten kurtarılması, özüne ve doğal haline kavuşması, toplumun ahlaki ve politik değerleri üzerine yeniden düşünmesi ve bunu bir arada demokratik bir yaşam imkanına dönüştürecek ortak iradeyi geliştirmesi; ana soylu toplumun muazzam toplumsallaşmasının kolektif zihniyet dünyasında yeniden inşa edilmesi ile mümkün olabilecektir.
Doğal toplumun ahlaki politik özelliklerinin günümüz toplumunda yeniden üretimi ve inşası, bu tarihsel-kültürel birikimin yeniden hatırlanması ile mümkün olabilecek, kadın özgürlüğü perspektifi bu şekilde somutlaştırılabilecektir. Halihazırda tüm toplumsal mücadeleler içerisinde direngenliği ve sürekliliği ile yaşamın her metrekaresini dönüştürme iddiasında olan kadın özgürlük mücadelesinin merkezi pozisyonu; temel karakteristik özelliğini cinsiyetçilikten alan iktidar kalıplarının ve toplumun edilgen halinin kırılmasında ağırlık noktasını oluşturmaktadır.
Toplumun ahlaki politik niteliklerini yeniden kazanması; “hukuk” meselesinin de yeniden tanımlanma ihtiyacını gündeme getirecektir. Burjuva liberal ideolojinin tekelleşme ve zor aracı olarak tanımlanan pozitivist hukuk, toplumsal adaletten ziyade devlet düzenini öncelediği için ahlaki politik toplumun hayata geçirilmesinde eksik ve yetersiz kalmakta, hatta engel oluşturmaktadır. Çünkü modernitenin hukuku; doğal toplumun özelliklerini yansıtmaktan uzak, toplumculuktan ziyade bireyselliği esas alan, üretim ve mülkiyet ilişkilerini gözeten bir anlayışla ve ataerkil bir karakterle inşa edilmiştir. Kurumsallaşmış hegemonyanın uygulama aracı olarak tüm dünyanın “erkek” olduğu ön kabulü ile sistematize edilirken kadınları, geri kalan tüm canlı ve cansız varlıkları erkek-devlet anlayışında görünmez kılmış ve iktidarının uygulama alanları olarak görmüştür. Devasa bir hacimde, hücrelere ayrılmış, aşırı kazuistik bir normatif düzenin “kanunlarında” seslenilen 3. tekil kişinin “erkek” olarak tasvir edilmesi bilinçli bir tercih ve kurgudur. Bu haliyle de erkek egemen, tekçi ve milliyetçi iktidar biçimlerinin yeniden üretimini sağlamaktadır. Bu da kapitalist modernitenin zora dayalı hukukuna karşı ahlaki politik temellerle şekillenmiş demokratik bir hukuk anlayışını tartışmayı zorunlu kılmaktadır.
Peki egemen ulus devletlerin ve burjuva liberal ideolojinin tahkim ettiği bu hukuk anlayışına karşın doğal toplumun ahlakını ve oluşturduğu doğal sistematiği bir hukuk olarak tanımlamak ve hayata geçirmek mümkün müdür? Kuşkusuz bu soru ahlaki politik toplumun hukuku ne şekilde tanımlanabilir sorusunu gündeme getirecektir. Abdullah Öcalan’ın tanımıyla, ahlakı toplumun politik hafızası ve kurumsallaşmış ortak kuralları olarak kabul ettiğimizde; ahlaki politik toplumun hukukunu da toplumun sürekliliğini, ortak aklını, kolektif ihtiyaçlarını ve karşılıklı sorumluluk taahhüdünü içeren, bu taahhüdü bir bütünen ortak hafızası ile inşa etmiş bir yapı olarak izah etmek yanlış olmayacaktır. Yani ulus devletin hegemonik dayatması ve bir zor aracı değil, toplumun kendi üretimi olan ve yine toplum tarafından geliştirilen, dönüştürülen kurucusunun toplumun kendisi olduğu bir yapı olarak tanımlanabilir. Arkeolojik tarihsel araştırmaların devletli toplumlara kadar var olageldiğini ortaya koyduğu bu yaklaşım, modern dönemde demokratik toplum hukuku ile yaşamsallaştırılabilecektir.
Demokratik hukuk ya da demokratik toplum hukuku; kapitalist modernitenin hukukunun aksine yalnızca norm üretimini değil, demokratik alan açma pratiğini esas alır. Temellerini etik politik tarihsel toplum anlayışından alarak adaleti ve toplumsal vicdanı kurucu unsur olarak değerlendirir. Topluma karşı örgütlenmiş bir devletten ziyade adalet ve eşitlik taahhüdünde bulunan bir toplumsal programı ifade eder. Tek kimlikli, tek cinsiyetli ve homojenize edilmiş bir karakterin aksine çoğulcu, katılımcı ve farklılıkların bir aradalığından doğan ahengini esas alan bir dengeyi inşa eder. Demokratik modernite ile etkileşime giren hukuk bu şekilde demokrasi ilkesine uyum sağlayacak ve bir araç olarak işlevini ancak bu şekilde yerine getirebilecektir.
Demokratik hukukun bu karakteri kapitalist modernite hukukunun dayattığı parçalı ve bireyciliği benimseyen yaklaşımın aksine bütüncül bir hukuki yaklaşımı zorunlu kılmaktadır. Hukuk, bütüne ait olan ve bütünü içeren bir araç olarak tanımlandığında zora, şiddete ve hegemonyaya dayanmayan; eşitlikçi, özgürlükçü ve toplumcu bir yapıya kavuşabilecektir.
Güncel olarak çoklu ve parçalı bir hukuk sistemi ile baş başa olduğumuz açıktır. Çoklu hukuku iki ayrı pencereden ele almak gerekebilir: Birincisi merkeziyetçi ideolojinin hukukunun kadınları, Kürtleri, Alevileri, ezilenleri ve tüm ötekileri yasallığın dışına iten karakteri; ikincisi ise yasallığın dışına itilmiş toplumun kendi varlığından ve tarihsel deneyiminden gelen, hala sürdürdüğü toplumsal hukuk olgusu olarak tanımlanabilir. Buradan hareketle bütüncül hukuku; bu iki ayrı ucun bir araya gelmesi, hukuki sistem dışına itilen toplumun yasallık kapsamına girmesi ve kendi tarihsel deneyim ve sisteminin hukuka yedirilerek toplum ve hukukun buluşturulması olarak tariflemek mümkündür.
Hukukun toplumla buluşturulmasında ve barışın hukukunda, hukuk sosyolojisinin “yaşayan hukuk” ve “hukuki çoğulluk” kavramlarını hatırlamakta fayda olacaktır. Hukuk sosyolojisinin kurucularından Eugen Ehrlich’in kavramlaştırdığı “yaşayan hukuk” kavramı, barışın hukukunun örülmesi ve demokratik entegrasyon hukukunun hayata geçirilmesinde bir kapı olarak görülebilir. Ehrlich yaşayan hukuku, hukuksal metinlerde yani pozitif hukukta tanınmamış ya da yasa koyucu tarafından vaaz edilmemiş olsa da yaşamın kendisinde hâkim olan hukuk düzeni olarak tanımlamaktadır. Ehrlich'e göre, hukuk aslında toplum içinde ve toplumsal birlikler içinde yaşar ve Ehrlich göre toplum bireylerden değil en küçük birimler olarak çeşitli birliklerden meydana gelmektedir. Kendi tasnifinde, hukuki gelişim teorisinde esas rolü oynayan ise yaşayan hukuktur ve hukuki gelişimin ağırlık noktasını yaşayan hukuk oluşturur (Prof. Dr. Hubert Rottleuthner, “Eugen Ehrlich ve Ernst Hirsch Yaklaşımlarından Yaşayan Hukuk”, Akdeniz Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Çev. Çiğdem Vardar, Cilt:3 Sayı:1, Mayıs 2013, 63-76) Yani yaşayan hukuk, normatif hukukun ve yasaların gelişimini de belirleyici bir noktadadır. Birçok yönüyle eleştiriye ve demokratik toplum perspektifi ile tartışılmaya muhtaç olsa da yaşayan hukuku, ahlaki politik toplum ve komünün hukuku ekseninde ele almak inşa sürecinin bir ihtiyacı olarak görülebilir.
Yine hukuk antropoloğu Sally Falk Moore’un “yarı-özerk sosyal alan” tanımı ile genişlettiği “hukuki çoğulluk” kavramının da belki daha geniş tartışmalarda ayrıntılı ele alınmak üzere hatırlanması gerekir. Moore hukuki çoğulluğu, aynı toplumsal alanda birden fazla normatif düzenleme sisteminin eşzamanlı varlığı; çeşitli kurumsal, kültürel, ekonomik ve topluluk temelli norm sistemlerinin kesişim alanı olarak ele alır. Böylece hukuku, toplumsal ilişkileri düzenleyen dinamik, çok-merkezli bir norm üretim alanı olarak kavramsallaştırarak hukuk ile toplumsal değişim ilişkisinin tek yönlü olmadığını belirtir. Hukuk toplumsal yapıyı değiştirir; ancak toplumsal değişim de hukukun uygulanma biçimlerini, normların işlevini ve yaptırım mekanizmalarını dönüştürür.
Tarihin farklı dönemlerinde hukuk sosyolojisinde yürütülen bu tartışmaların devletler tarafından öngörülen tek taraflı hukuk biçiminin toplumsal gerçekliği ve ihtiyacı karşılamadığı tespitinden doğduğu açıktır. Bu tespitin güncel karşılığından yola çıkarak bütüncül hukuk meselesine tekrar dönmek ve içerisinde bulunduğumuz Barış ve Demokratik Toplum Sürecindeki somut karakteri ile ele almak gerekirse, bütüncül hukuku geçiş süreci boyutu ve inşa süreci boyutu ile ele alabiliriz.
Bütüncül hukuk esasında toplumun tüm bileşenlerinin kendi öz varlığı ile tanındığı, homojenize olmamış kimlikleri ile kabul edildiği, karşılıklılığa ve toplum içi dengeye dayalı bir sistemi ifade etmektedir. Bu haliyle pozitif hukukun kabul etmiş gibi göründüğü ancak uygulama ve idari işleyişte hukuk dışı bıraktığı ya da o hukukun öznesi olarak kabul etmediği kesimlerin inşa edilecek toplumsal hukuk sistemine dahlini gerektirir. Bu da ilk etapta bütüncül hukukun geçiş süreci boyutunun bazı zorunluluklarını önümüze koymaktadır.
Bütüncül hukukun geçiş süreci boyutu Kürtlerin ve toplumun dışlanan tüm kesimlerinin varlık mücadelesi haklarını kullanmaları nedeniyle uğradıkları baskı, zor, katliam ve savaş sonuçlarının ortadan kaldırılmasına yönelik olmalıdır. Bu aşamayı bu haliyle negatif barışın bir basamağı olarak tanımlamak da mümkündür. Demokratik Entegrasyon Yasası, hakikat ve geçmişle yüzleşme çalışmaları, kayyum ve KHK ihraçlarının sona erdirilmesine yönelik düzenlemeler, ceza ve infaz mevzuatında ikili hukuk uygulanmasına neden olan istisnai düzenlemelerin kaldırılması, örgütlenme özgürlüğüne yönelik kısıtlamaların kaldırılması ve örgütlenme alanlarının genişletilmesi, ifade özgürlüğüne yönelik yasaklamaların kaldırılması ve hukuk alanında yapılacak bu değişikliklerin eşzamanlı olarak uygulamada da istisnasız bir biçimde hayata geçirilmesi, bu aşamanın hukuki zorunluluklarıdır.
Ulus devletin yüzyıla yayılan ve toplumu paramparça eden pratiği karşısında, varlıkları inkâr edilen Kürtlerin hukuken de inkâr edilmesine yol açan tüm bu konularda yapılacak değişiklikler ile demokratik toplumun inşa sürecine geçilebileceği, demokratik toplum inşasının bu aşamadan sonra ivme kazanacağı açıktır. Yasal ve anayasal tüm hukuk formlarından koparılan Kürtlerin, ezilen ötekileştirilen tüm kesimlerin mücadele araçlarının önünü açacak bu düzenlemeleri ise bütüncül hukukun inşa süreci boyutu takip etmelidir.
Bütüncül hukukun inşa süreci boyutu hem bireysel hem kolektif hakların hukuken forma kavuşturulması ile başlaması gereken bir aşamadır. Bu noktada; anadilde eğitim haklarının tanınması, yerel demokrasinin güçlendirilmesi, kültürel hakların tanınması ve geliştirilmesinin olanaklarının sağlanması, uluslararası sözleşmelerdeki çekincelerin kaldırılması ve en nihayetinde yeni bir toplumsal sözleşmenin toplumun tamamının kurucu unsur olduğu bir yöntemle tesisi, bütüncül hukukun inşa süreci için önemli adımlar olacaktır.
Bu açıklamalardan hareketle barışın hukukunun; ahlaki politik zeminde, kadın kurtuluş ideolojisi ekseni ve “kadın özgürleşmeden toplum özgürleşemez” ilkesi ve tekçi merkeziyetçi egemen hukuk düzenine karşı, kaynağını toplum ve katmanlarından alan çoğulcu ve bütüncül hukuk yöntemi ile örülebileceği kuşkusuzdur.
NOT: Yazının devamı “Barışın Hukukunu Örmek” başlığıyla haftaya yayınlanacaktır.
Bu yazı, Jineolojî Dergisi’nin “Kadın ve Barış” dosya konulu 37. sayısından kısaltılarak alınmıştır.







