Tarımsal sömürü ve kadının çifte mesaisi
- 09:06 30 Ağustos 2026
- Kadının Kaleminden
“Kadınların tarlada döktüğü her bir damla alın terinin hak ettiği değeri bulması ve kendi gelirine, emeğine doğrudan sahip çıkabilmesi; örgütlü kadın mücadelesinin tarladan şehre, çadır alanlarından fabrikalara uzanan güçlü ve tavizsiz bir dayanışma köprüsü kurmasından geçmektedir.”
Büşra Turan
Kapitalist üretim ilişkilerinin ve patriyarkal sistemin en katı birleştiği alanların başında tarım sektörü ve kırsal yaşam gelmektedir. Toprağı işleyen, tohumu serpen, mahsulü toplayan ve tarımsal üretimin ana çarkını döndüren kadınlar; ne yazık ki bu devasa üretim ağının en güvencesiz, en görünmez ve en çok sömürülen özneleri haline getirilmiştir. Kadın emeği, kırsalda “aile içi yardım” veya “doğal bir sorumluluk” kılıfı altında mülksüzleştirilmekte; tarlada dökülen alın teri iktisadi bir değer olarak sayılmamaktadır. Küresel gıda krizlerinin ve derinleşen ekonomik çöküşün yaşandığı günümüzde, soframıza gelen her mahsulün arkasında kadınların görünmez kılınan, gasp edilen devasa bir emek gücü yatmaktadır.
Görünmeyen katkı: Ücretsiz aile işçiliği ve çifte mesai
Kırsal alanda yaşayan kadınlar için gün, henüz güneş doğmadan saat 04.00’te başlar. Tarlaya ya da bahçeye gitmeden önce ev içi bakım işlerini (yemek yapma, çocuk bakımı, temizlik, tezek/yakacak hazırlığı, hayvanların bakımı) tamamlamak zorunda olan kadın, ardından gün boyu güneşin altında ağır fiziksel koşullarda çalışır. Akşam eve dönüldüğünde ise erkeğin mesaisi biterken, kadının ev içi mesaisi ikinci bir vardiya olarak aralıksız devam eder.
Tüm bu ağır iş yüküne rağmen kadınlar, resmî istatistiklerde ve toplumsal algıda “ücretsiz aile işçisi” olarak kategorize edilir. Kadın ürettiği değer üzerinden bir gelir elde edemez, kazandığı paraya doğrudan erişemez ve toprak mülkiyetinden pay alamaz. Mülkiyetin ve gelirin erkeğin elinde toplandığı bu yapısal düzen, kadını ekonomik olarak tamamen erkeğe bağımlı kılarak hane içi şiddete, baskıya ve tahakküme açık hale getirir. Kadın, ürettiği toprağın sahibi değil, o toprağın üzerindeki mülksüzleştirilmiş bir işçi konumuna itilir.
Mevsimlik tarım işçiliği: Cinsiyetçi ücret gaspı ve çavuşluk kıskacı
Mevsimlik tarım işçiliği hattına bakıldığında ise sömürünün boyutu çok daha vahim bir noktaya ulaşmaktadır. Türkiye’nin ve bölgenin dört bir yanına tır kasalarında, güvensiz ve hırpalanmış araçlarda taşınan binlerce kadın ve kız çocuğu; hiçbir sosyal güvencesi olmadan, kayıt dışı ve adeta modern kölelik koşullarında çalıştırılmaktadır.
Kadın işçiler, erkeklerle aynı veya daha uzun saatler boyunca bel bükerek mahsul toplarken, sırf kadın oldukları için sistematik bir biçimde daha düşük yevmiyeye reva görülmektedir. Üstelik bu gasp edilen yevmiyeler dahi doğrudan kadının eline geçmemekte; “dayıbaşı/çavuş” sistemi ve hane içi feodal hiyerarşi sebebiyle doğrudan erkeğin hesabına yatırılmaktadır. Kadının emeği tarlada patronlar ve tüccarlar tarafından sömürülürken, iradesi ve kazancı da aile-çetecilik iş birliğiyle elinden alınmaktadır.
Kız çocuklarına devredilen yoksulluk ve eğitimden kopuş
Mevsimlik tarım sömürüsü, sadece yetişkin kadınları değil, doğrudan kız çocuklarını da hedef almaktadır. Tarlaya taşınan ailelerde kız çocukları, henüz çok küçük yaşlarda tarlada çalışmaya ya da çadır alanlarında kardeşlerinin bakımını üstlenmeye zorlanmaktadır. Yılda 5-6 ay boyunca memleketlerinden ve okul sıralarından uzak kalan kız çocukları, eğitim hakkından tamamen mahrum bırakılmakta ve bu durum yoksulluğun kuşaktan kuşağa aktarılmasına neden olmaktadır. Eğitimden koparılan kız çocuğu, geleceksizleştirilerek yine aynı güvencesiz tarım sömürüsünün bir neferine dönüştürülmektedir.
Barınma krizi, hijyen yoksunluğu ve yaşam koşulları
Mevsimlik tarım işçisi kadınların kaldığı çadır alanları ve geçici barınma merkezleri, en temel insani yaşam koşullarından tamamen uzaktır. Temiz ve içilebilir suya erişimin olmaması, tuvalet ve banyo imkânlarının yetersizliği, hijyenik ped ve kişisel bakım malzemelerine ulaşamama gibi sorunlar en çok kadınları ve kız çocuklarını vurmaktadır. Salgın hastalıklar, yetersiz ve niteliksiz beslenme, aşırı sıcak veya soğuk çalışma koşulları kadın sağlığında geri dönülmez kalıcı hasarlar bırakmaktadır.
Tarlada geçen 12-14 saatlik ağır mesainin ardından çadır alanında kilometrelerce öteden su taşımak, çamaşır yıkamak, çocukları doyurmak ve yemek hazırlamak yine kadının omuzlarına yüklenmektedir. Kadınlar, altyapısız ve çamur içindeki çadır kentlerde insani haklarından tamamen mahrum bırakılmış bir yaşam mücadelesi vermektedir.
İş cinayetleri ve devletin sorumluluğu
Güvensiz araçlarla, kamyonet kasalarında yapılan tehlikeli yolculuklar ve hiçbir iş güvenliği önleminin alınmadığı çalışma alanları, kadın işçileri her an ölümle burun buruna getirmektedir. Yollarda yaşanan devrilmeler, kazalar ve tarladaki pestisit/ilaç zehirlenmeleri birer “kaza” veya “kader” değil; göz göre göre gelen ve kamunun denetimsizliğiyle beslenen birer iş cinayetidir.
Kırsaldaki ve tarladaki kayıt dışılık zırhı, yaşanan her türlü hak gaspının, fiziksel ve psikolojik şiddetin, tacizin ve iş cinayetinin cezasız kalmasına zemin hazırlamaktadır. Çalışma Bakanlığı ve yerel yönetimler, tarımdaki bu kölelik düzenini denetlemek yerine görmezden gelerek sömürü çarklarının sorunsuz dönmesini sağlamaktadır. Kadın işçi, sigortasız ve güvencesiz çalıştırıldığı için iş kazası geçirdiğinde veya hastalandığında dahi hiçbir hukuki, medikal ve sosyal korumadan yararlanamamaktadır.
Toprağı özgürleştiren emeğin örgütlü mücadelesi
Tarımsal üretimde kadın emeğinin görünmez kılınması, sadece bir ekonomik eşitsizlik meselesi değildir; kadının varoluşuna, bedenine, geleceğine ve temel yaşam haklarına dönük doğrudan bir saldırıdır. Güvencesiz, sigortasız, sendikasız ve iradesiz bırakılmak istenen kadın emeği örgütlenmediği; tarladaki cinsiyetçi ücret ayrımcılığı son bulmadığı ve toprağı işleyen kadının mülkiyet ve karar süreçlerine katılımı sağlanmadığı sürece adil bir toplumsal yapıdan bahsetmek imkânsızdır.
Kadınların tarlada döktüğü her bir damla alın terinin hak ettiği değeri bulması ve kendi gelirine, emeğine doğrudan sahip çıkabilmesi; örgütlü kadın mücadelesinin tarladan şehre, çadır alanlarından fabrikalara uzanan güçlü ve tavizsiz bir dayanışma köprüsü kurmasından geçmektedir.







