Tülay Hatimoğulları: Süreçte 4 temel başlık ertelenemez

  • 12:42 14 Temmuz 2026
  • Siyaset
ANKARA- DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, çerçeve yasanın artık Meclis’e gelmesi gerektiğini söyleyerek, süreçte kök yasa, kayyım uygulamaları, demokratik siyasete katılım ve Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın koşullarının ertelenemez 4 başlık olduğunu belirtti. 
 
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, Meclis’te partisinin grup toplantısında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
 
‘Çiftçi toprağından kopartılıyor’
 
Tülay Hatimoğulları konuşmasına Japonya’da gözaltında şüpheli şekilde yaşamını yitiren Murat Çiçek’in ölümünün aydınlatılması ve sorumluların açığa çıkarılması çağrısı yaparak başladı. Ardından geçtiğimiz hafta Riha’nın (Urfa) Zoncuk köyünde kadınlarla ve bölge halkıyla yaptıkları buluşmaya değinen Tülay Hatimoğulları, “Türkiye'nin tamamı gibi Urfa'da çok dertli. Urfa'da eğitim dert, sağlık dert, tarım bambaşka bir dert ve şunu söyledi bize Urfalılar Zoncuk köylüler Akçakaleliler; ‘Akçakale Devlet Hastanesi'nde doktor bulamıyoruz’ dediler. ‘Kamu kurumlarına gittiğimizde bizi bize kötü davranıyorlar’ dediler. Bir ağır tablo da tarlalarda. Mazot, gübre, ilaç, sulama, elektrik. Urfa'da hepsi sorun. Bakın maliyetler tavan yaptı, üretim can çekişiyor. DEDAŞ çiftçinin kuyudan su alımını engellemek için inanmayacaksınız ama elektrik direklerini söküyor. Toprağını sulamayan çiftçi toprağından kopuyor. Bakın Suruç’ta 30 bin dönüm, Harran’da on binlerce dönüm boş kalmış ve ekilmemiş. Köylüler tarım ve mera arazilerinin ellerinden alındığını, geçim kaynaklarının yok edildiğini ifade etti. Dalca'dan sınır görene Köşeren'den Çinpolat'a kadar birçok köyü etkileyen bu süreç yalnızca toprağın değil, üretimin, hayvancılığın, köy yaşamının geleceğini talan ediyor, yok ediyor. Üretim can çekişirken köylünün aynı zamanda toprağı da elinden alınıyor” diye belirtti. 
 
‘Tarımı bitiren politikalardan vazgeçin’
 
Çiftçiyi toprağından koparan politikaların halkı yoksulluğa ve açlığa sürüklediğini söyleyen Tülay Hatimoğulları, “Türkiye geçmiş dönemde tarım ihracatında ilk 9 ülke içinde yer alırken şimdi hububata bağımlı bir ülke pozisyonuna geldik. Savaş halindeki Ukrayna'dan buğday, arpa ithal eder bir pozisyona geldik ya. Saman ithal ediyoruz. Tarımı tüketen, bitiren ve bizi dışa bağımlı hale getiren bu politikalardan derhal vazgeçin. Ve tekrar Urfa'ya dönüyorum. Urfa'da ve bölgede DEDAŞ zulmü derhal bitmeli. Çiftçi desteklenmeli. Gübre, tohum, elektrik sulama desteği sağlanmalı. Borçları, kredi borçları belli oranlarda silinmeli” dedi. 
 
Konuşmasının devamında Tülay Hatimoğulları şunları belirtti:
 
“NATO zirvesi en nihayetinde Ankara'da toplandı. Ve bu zirve nasıl bir atmosferde toplandı? Soğuk Savaş sonrası kurulan istikrar, işbirliği ve kurallara dayalı olduğu söylenen düzenin çatırdadığı bir dönemde. İnsanlık değerlerinin kapitalist emperyalist çarkın içinde un ufak edildiği bir dönemde. Ukrayna'da savaşın sürdüğü, Gazze'nin enkaz altında olduğu, Lübnan'a saldırıların devam ettiği bir dönemde. İran'la İsrail-ABD arasındaki gerilimin yeniden patlak verdiği bir dönemde gerçekleşti. Ve zirvenin sonuç bildirgesine de yansıdığı gibi Hürmüz bu gerilimin tam da göbeğinde. NATO zirvesinin sonuç bildirisine de dönüp baktığımızda barışa, eşitliğe, demokrasiye, adalete dair hiçbir şey yok. Bütün dünya açlıkla karşı karşıya, yoksullukla karşı karşıya onlar nasıl daha fazla silah satın alırızın derdine düşmüş durumdalar. Biz zaten öyle demokrasi ile ilgili, insan hakkı ile ilgili bir şeyi beklemiyorduk Bu zirvenin ana fikri şuydu; Savunma sanayi, silah tedariği ve savaşa hazırlıklar büyüsün. Yapay zeka destekli silah sistemleri, siber savaş altyapıları, uzay teknolojileri ve 50 milyar doları aşan silah anlaşmalarının geldiğini gördük ve öncelik olarak bunlar ilan edildi. 
 
Türkiye şimdiden savaşın tarafı haline getiriliyor
 
Türkiye savunma sanayi, asker sayısı, enerji koridorları ve göç yönetimi bakımından kritik bir ülke olarak konumlandırılıyor. Bakın bu NATO'dan çıkan en önemli sonuç ve tespitlerden biri bu. Bir diğeri Türkiye ordusu gerekirse AB'nin askeri savunma gücü olabilir. Bunun anlamı çok açık. Bakın Türkiye adım adım önceliği olmayan savaş ve çatışmaların şimdiden tarafı haline getiriliyor. Bize ait olmayan savaşlara şimdiden taraf olmak ve şimdiden ortak olmaya hazırlanmak başarı değil, başarısızlıktır. Orduyu buralara yedeklemektir. NATO 3.0 denilen yeni dönem öncekiler gibi sefalet, açlık ve ölümden başka bir şey getirmedi, getirmeyecek.
 
NATO'ya hayır, barışa evet diyoruz
 
Ve bizler bir kez daha NATO'ya hayır, barışa evet diyoruz. NATO sadece bu yönüyle yansımadı. Bir de gözaltılarla, bir de şiddetle yansıdı. Ankara'da fiilen sokağa çıkma yasağı uygulandı. Protesto hakkını kullanan ya da kullanma ihtimali olan insanlar bir şekilde gözaltına alındı. Milletvekillerine ve çok sayıdaki arkadaşlarımıza polis şiddet uyguladı. Daha vahimi basında yaşandı. Bakın Türkiyeli gazeteciler NATO zirvesini izlemekte zorlanıyorlar. Yabancı gazetecilerin katıldığı bir oturumda NATO Genel Sekreterine Türkiye'deki gözaltıları ve yaşanan baskıyı yabancı gazeteciler NATO Genel Sekreterine soruyor. Ve bununla ilgili TRT ne yapıyor? Çeviriyi o esnada durduruyor, yayını durduruyor ve bilginin Türkiye halkına akmasını, Türkiye toplumuna akmasını engelliyor. NATO zirvesinde de baskı ve zulüm tavan yaptı, zirve yaptı. 
 
14 Temmuz direnişi 
 
Güvenlik tartışmalarının böylesine silaha kilitlendiği bir haftada Türkiye kendi yakın tarihinin en ağır yüzleşme günlerini art arda yaşadı. Dün Zilan katliamının 96’ncı yılıydı. Bugün 14 Temmuz Amed zindanları direnişinin yıldönümü. Geçen haftaysa PKK'nin silahları yaktığı 11 Temmuz'un birinci yılını geride bıraktık. Bu tarihler birbirlerinden bağımsız değil. Hepsi aynı meseleye işaret ediyor. İnkar ile demokrasi, çatışmayla barış arasındaki 100 yıllık mücadele. Zilan Deresi'nde binlerce Kürt, kadın, çocuk, yaşlı demeden katledildi. Yalnızca canlar alınmadı. Bir halkın hafızası yok edilmek istendi. Ardından 96 yıl geçti ama hala gerçekler açığa çıkarılmadı. Bir yüzleşme sağlanmadı. Adalet yerini zaten hiç bulmadı. Yıllar sonra aynı inkarcı anlayış Diyarbakır Cezaevi'nde işkenceyle sürdü. Ama orada tarihe kazınan yalnızca zulüm olmadı. Kemal Pirlerin, Hayri Durmuşların, Akif Yılmazların, Ali Çiçeklerin öncülüğünde yükselen 14 Temmuz direnişi insan onurunun en ağır baskı altında bile teslim alınamayacağını gösterdi.
 
Teminat yasa olmalıdır
 
11 Temmuz'da Süleymaniye'de silahlar yakıldı. Ve Türkiye'de kalıcı barışı konuşmak için gerçekten tarihi bir fırsat doğdu. O ateş siyasetin, diyaloğun, demokratik çözüm iradesinin önünü aydınlattı. Tarih bazen bir kareye sığar. Şimdi sıra bu süreci hukuka, Meclis iradesine, kalıcı barışın güvencesi olacak yasal zemine dönüştürmekte. Barış tek başına silahların susması değil, hukuku kurdukça barış gerçekten barış olur. 22 Ekim girişiminde ve 27 Şubat'taki tarihi çağrıdan bu yana söylenen temel söz hiç değişmedi. Hukuk. Kalıcı bir çözümün zemini hukuk olmalı ve teminatı da yasa olmalı. Bu yüzden kamuoyunun büyük bir merakla beklediği çerçeve yasa artık çıkmalı. 100 yıllık bir meseleyi tek bir yasayla çözemeyeceğimizin hepimiz farkındayız. Ama ilk düğmeyi doğru iliklemek zorundayız. Çünkü yanlış iliklenen ilk düğme, geri kalan her düğmeyi yanlış hale getirir. Bu yaz mevsimini heba etmeyelim. Temmuz'da çerçeve yasayı çıkaralım. 1 Ekim'de Meclis açıldığında bu kök yasayı güçlendirecek demokrasi ve özgürlüklerin önünü açacak düzenlemeleri bir bir hayata geçirelim. Farklı düşündüğümüz noktalar olabilir. Bunları müzakereyle ve ortak akılla pekala çözebiliriz. 
 
4 temel başlık
 
Kimse kendi sorumluluğundan kaçmamalı, kimse izleyici pozisyon fonksiyonunda olmamalı. DEM Parti olarak dört temel başlığın artık ertelenemeyeceğini düşünüyoruz. Bu başlıklarımız sırasıyla şöyle; Birincisi kapsayıcı bir kök yasa. Barışın hukuku tarafların iradesini ve muhataplığını tanıyan bir zeminde kurulmalıdır. O gelir, bu gelmez tartışması olmamalı. Kategoriler olmamalı. Barışın kapısından herkes tereddüt etmeden rahatlıkla geçebilmeli. İkincisi, Meclis Komisyonunun raporlarında da yer aldığı gibi kayyum anlayışı son bulmalı. AİHM ve AYM kararları uygulanmalı ve seçilmiş irade tam anlamıyla güvence altına alınmalı. Üçüncüsü, demokratik siyasetin önündeki engeller kaldırılmalı. Adliye koridorlarıyla, cezaevleriyle değil, siyasetle konuşan bir Türkiye'ye dönüşmeli. İnsanın varlığı ve barış içindeki ortak yaşamı gerçekten son derece önemsenmeli ve bunu merkezimize alarak bizler çalışmaları yürütmeliyiz. Dördüncüsü Sayın Abdullah Öcalan'ın iletişim ve çalışma koşullarının demokratik çözümün ihtiyaçlarına uygun, özgür bir biçimde düzenlenmesi. 
 
Şimdi yaraları derinleştirme değil iyileştirme zamanı 
 
Yaklaşık 50 yıldır devam eden savaş ve çatışmalar sürecinde herkesin yüreğinde derin bir yara var. Şimdi bu yaraları derinleştirme değil, iyileştirme zamanı. Ve Sayın Öcalan Türkiye çözümünden ve bu yaraları iyileştirmekten yanadır. Ortak yaşamdan yanadır ve özgür çalışabilirse bu yaraları sarma konusunda çok önemli bir rol üstlenecektir. Toplumla rahatça konuşabilen, düşüncelerini özgürce paylaşabilen, çözüm perspektifini anlatabilen bir Öcalan Kürt halkının ve tüm Türkiye'nin önünü açar. Bu sürecin muhataplarına sesleniyorum; Hiçbir çözüm sürecinde yüzde 100 bir mutabakat olmaz. Olmasını da bekleyemeyiz zaten. Ama hepimizin üzerinde birleşmesi gereken bir tek ilke var. Sorunlar konuşularak, diyalogla, müzakereyle ve buna uygun olarak atılacak somut adımlarla ve pratikle çözülür.
 
Hukuk için elinizi çabuk tutun, dili düzeltin
 
Ekranlarda, kürsülerde, siyasetin kendi dilinde hala ötekileştirici, kışkırtıcı bir üslup var. Hakir gören, çözümsüzlüğü dayatan bir dil var. Bu barış üretmez. Bu mevcudu sürdürür sadece. Bizse barışı üretecek bir dille konuşmak zorundayız. Bu dili herkes böyle kurmak durumunda. Bakın ülkenin 86 milyon yurttaşı kimliğiyle, diliyle, inancıyla, kültürüyle eşit ve onurlu bir yaşam hakkına sahip olmalı. Kürtlerin kimlikleriyle yaşama ve örgütlenme hakları vardır. Buradan iktidara sesleniyoruz; PKK'nin aldığı tarihi kararların sonuçlarını hayata geçirecek bir hukuk için elinizi çabuk tutun. Yasayı daraltmayın. Daha fazla ertelemeyin ve bu özel düzenlemeyi bir oldu bittiye getirmeyin. 
 
11 Temmuz'da yakılan silahlardan sadece kül kalmasın
 
Buradan yine muhalefete sesleniyoruz; Barış hiçbir partinin mülkü değildir, demokrasiye inanan herkesin ama herkesin ortak sorumluluğudur. Bu mesele başka bir bahara ertelendikçe sadece Kürt meselesi büyümüyor. Türkiye'nin demokrasi sorunu, Kürt sorunu derinleşir, büyür ve demokrasi açığı daha da büyür. Sivil topluma, emekçilere, emeklilere, kadınlara, gençlere, gazetecilere, aydınlara, yazarlara, sanatçılara, inanç topluluklarına seslenmek istiyorum. Barış sadece Kürtlerin meselesi değildir. Türkiye halklarının, Ortadoğu'nun, savaştan yorulmuş olan bu coğrafyanın tamamının ortak sorunudur. 11 Temmuz'da bakın silahlar yakıldı. O ateşten geriye sadece kül kalmasın. Artık sözden ve niyetten çıkarıp pratik adım atılmalı ve meclis bu dönemde kapanmadan mutlaka ve mutlaka bir saat dahi beklemeksizin üzerinde mutabık olunacak bir çerçeve yasa parlamentoya gelmeli.”