Bir devrimin anatomisi
- 09:07 6 Mart 2026
- Jineolojî
“Bir yandan tarihin derinliklerinde kendini aramak, diğer yandan kapitalist modernitenin sürekli uyguladığı fiziksel ve ideolojik şiddet altında kendini tarif edebilmek ve hakikatini ortaya çıkarabilmek, insan olmakta ısrarın önemli bir parçası olan toplumsallık ve özgürlüğe büyük bağlı olmayı gerektirmiştir.”
Havîn Güneşer
İnsanları zorluklara, baskılara ve yaşamlarına yönelik tehditlere rağmen direnmeye ve mücadele etmeye iten nedir? Bu, bizi insan yapan şey olmalı; başka bir dünyanın mümkün olduğunu hayal etme yeteneğimiz. Abdullah Öcalan’ın, Haki Karer, Kemal Pir, Mazlum Doğan, Ali Haydar Kaytan, Sakine Cansız ve diğer arkadaşlarının 1960'ların sonları ve 1970'lerin başlarında tam olarak yaptığı şey buydu; hayal etmek. 1968'in devrimci gücünden ve etkilerinden kim kaçabilirdi? 1968'in küresel isyanları insanların dünyayı nasıl gördüğünü yani paradigmasını tamamen dönüştürdü ve liberalizmin sahtekarlıklarını ortaya çıkardı. Abdullah Öcalan ve arkadaşları hem Türkiye'deki sol hareketlerden (özellikle Mahir Çayan, Deniz Gezmiş ve İbrahim Kaypakkaya) hem de bu dalgadan etkilendi ve kendilerini Vietnam Ulusal Kurtuluş Cephesi gibi diğer radikal kurtuluş hareketleriyle bağlantılı hissettiler.
Abdullah Öcalan’ın ilham verici düşünceleri etrafında oluşan bu erken grup sadece Kürtlerden değil, farklı halklardan gelen devrimcilerden oluşuyordu. Grup oluşumu ile birlikte Kürdistan İşçi Partisi'nin temelleri atılırken, kadınlar da başından itibaren bu grupta yer aldılar. Kadınlar da sömürü, sömürgecilik ve milliyetçi şovenizm olmadan bir yaşam olabileceğini hayal ettiler. Kürt halkının var olmadığına ve varlıklarını sürdürme haklarının bulunmadığına dair devletin sahte hayallerini reddettiler. Var olma haklarına sahip olduklarını ve kurtuluşlarının Türkiye'deki tüm halkların ve insanların kurtuluşuyla bağlantılı olduğunu hayal ettiler. Bir halkın var olma hakkını hayal etmek bugün basit görünebilirken, o zamanlar soykırım politikaları (hem fiziksel hem de kültürel biçimlerde), kendi kendine asimilasyonun boyutu ve sömürgeciler tarafından kurulan iç siyasi yapılar -siyasi partiler ve işbirlikçiler aracılığıyla- herhangi bir şeyi hayal etmeyi çok zorlaştırıyordu.
Abdullah Öcalan’ın “İnsan, hakikati mümkün kılan varlıktır” sözü, kendisinin ve Kürt halkının çok geniş bir şekilde Kürt özgürlük hareketi olarak ifadesini bulan yolculuğunu hemen gözlerimizin önüne getiriyor. Çünkü başta kendi şahsı ama aynı zamanda birçok yoldaşı da uzun devrimci yürüyüşlerinde bunu tekrar ve tekrar ispat etmiştir. Kendisinin ifade ettiği “özgürlük sanatı” kavramı, en çok da bu yolculukta karşı karşıya kalınan felsefik, ideolojik, metafizik, bilimsel ve siyasal sorunlar ve şiddet olgusu ile nasıl başa çıkılarak özgürleşme yolunu hep yeniden ve yeniden oluşturmayı en güzel bir şekilde ifade etmeye yakışıyor. Yani çok fiziksel ve çok tanımlanabilir bir şey olan Kürt halkının ezilmesi, sömürgeleştirilmesi ve yok edilmesi temelinde ve buna karşı başlatılan özgürlük arayışı, oradan daha derin bir özgürlük arayışına ve hayatın anlamının sorgulanmasına dönüştü.
Bu basit ama cesur hayaller onlara büyük heyecanları yaşamak ve büyük adımlar atmak kadar, büyük acılar ve bedellerin de ödenmesi gerektiğini öğretti. Daha geniş olarak, Kürt toplumu için de ağır bir bedeli oldu. Çünkü dünya sistemi ve onun yerel temsilcileri her ezilenleri korkunç bir kuşatma altında tutmaktadır ve bundan çıkmak için türlü fedakârlıklar gerekmektedir. Ama bu bedel ödenmeden de var olan “yokluk” durumundan çıkmak mümkün değildi. Eğer özgürlük bu kadar kolay elde edilebilseydi, insan toplumu son beş bin yıldır bunun için savaşmıyor olurdu. İşte bu yüzden kapitalizm diğer tüm ataerkil siyasi sistemlerden daha güçlü bir şekilde, hayal gücümüzü köreltmeye çalışır; yeri gelir şiddetin dozajını arttırır ama daha çok da zihniyeti değiştirerek bunu başarmaya çalışır. “Efendiler”, kurtuluşun mümkün olmadığını, bu özgürlükten yoksun yaşamın tek yaşam seçeneği olduğunu ısrarla söylerler. Bunu kanıtlamak için Sovyetler Birliği'nin çöküşüne, feminizmin marjinalleşmesine ve alternatif hareketlerin alternatif bir yaşam inşa etme yetersizliğine işaret ederler.
Felsefeci, yazar ve siyasi lider olarak Abdullah Öcalan’ın tüm gelişiminin temeli, 1970'lerin başında ulaştığı şu sonuca dayanır: “Kürdistan bir sömürgedir.” Bu düşünce, o zamandan beri yazdığı 60'tan fazla kitapta geliştirilmiştir. Avrupa imparatorluklarının denizaşırı kolonilerinin aksine Abdullah Öcalan Kürdistan'ı, onu işgal eden dört ulus-devletin iç kolonisi olarak analiz etmiştir. Bu analizden ve ortaya çıkan anti-kolonyal bakış açısından yola çıkarak siyasi felsefesini geliştirmiştir ve bu felsefe birçok yönde genişlemiştir. Ancak kadın özgürlüğü veya medeniyet tarihi hakkında yazarken bile, dekolonizasyon kavramı tüm düşüncesini sarmaktadır. Çünkü Kürdistan’da sosyalist bir mücadelenin yürütülmesinin ilk adımı, önce Kürdistan’ın varlığının ispat edilmesine, onun sömürge olduğunun kabulüne bağlıdır.
Abdullah Öcalan ve ilk yol arkadaşlarının ortaya çıkışı, bir yandan Kürtlük olgusunun artık unutturulmaya yüz tuttuğu, “Kürt var mı yok mu” tartışmalarının sonuçlandırılmaya çalışıldığı bir ortamda filizlenmiştir. Diğer yandan Kürt olanların dahi Kürtlüğe sahip çıkmaması için envai türden fiziksel şiddet ile felsefik, ideolojik ve siyasal yaklaşım ve başkalaşımın empoze edildiği ve geliştirildiği bir ortamın ürünüdür. Aynı zamanda Ekim devrimi, ulusal kurtuluş mücadeleleri, Türkiye solunun gelişimi ve yaşadığı tıkanıklıklar ile 1968 gençlik hareketinin de bir ürünüdür.
Bir yandan Kürt toplumunun içinde bulunduğu soykırımlar sonrası yaşanılanlar, diğer yandan ise Kürt varlığının ve zihniyetinin şiddetli bir kesintiye uğratılarak daraltılması, bireylerin hem adeta ondan kaçarcasına farklı ideolojik akımlarda asimilasyona uğramasını ve hem de gönüllüce yapılmasını açığa çıkarmıştır. Kadının durumu çok daha vahimdir, çünkü Kürt kadını silikleştirildikçe Kürtlük olgusunun daha da yokluğa kayması kaçınılmaz olmuştur. Kürtler artık kendilerinin dışında birçok farklı çıkar odaklarına hizmet eder bir duruma getirilmiştir. Kendi benliğine sahip çıkmak isteyenler ise bunun araçlarından yoksundur.
İdeolojik oluşum yıllarında (1970'lerin ortaları), Öcalan ve arkadaşları, Vietnam, Angola, Cezayir gibi anti-kolonyal mücadelelerden ve Frantz Fanon'dan da büyük ölçüde etkilenmişlerdir. Başlangıçta eleştiri, yaşamın tüm alanlarında daha çok sömürgecileri hedef alıyordu. Amaç, önce ideolojik alanda resmî ideolojiyi ifşa etmek ve ardından dayatılan ideoloji temelinde sömürgecileri aşmaktı. Sömürgecilerin ideolojik olarak maskesi düşürülmeden ve kendi ideolojilerini oluşturmadan, “sosyalizm” perspektifine dayanan bir ulusal bir kurtuluş hareketi organize etmek mümkün değildi. Grup düşüncelerini netleştirdikçe ve sömürgeleşmeyi açığa çıkardıkça, toplum var ediliyor ve bu toplumdaki insanlara ulaşma yetenekleri de artıyordu.
Dünyanın dört bir yanında birçok farklı sosyal hareket, başka bir dünyanın mümkün olduğunu hayal etmeyi sürdürdü. Öcalan ve Kürt özgürlük hareketi bu kategoriye aittir. Türk devletinin ve ardından dünya güçlerinin bu yeni doğmuş hareketi boğma çabalarına rağmen, Öcalan ve arkadaşları hayatta kalmayı ve mücadelelerine devam etmeyi başardılar. Kürt özgürlük hareketi, sadece kapitalizmin değil aynı zamanda devlet sosyalizminin çöküşü ve birçok devrimciyi cesaretlendirmeyen sonrasındaki çaresizlikle birlikte sürekli saldırılara rağmen kendini yenileyerek sürdürebilmesi açısından benzersizdir. Diğer ulusal kurtuluş hareketleri, bir zamanlar direndikleri ülkelerin kontrolünü ele geçirmeyi başardılar. PKK bunun sonucunu gördü; bu devrimcilerin kendileri, “sosyalizm” hayallerini dile getirenler iktidar oldular ve halkın üstünde, ele geçirdikleri devletin yöneticilerine dönüştüler. Diğer önemli dersler de öğrenildi. PKK, Öcalan’ın ifadesiyle, daha hareket halindeyken “reel sosyalizm” deneyimini yaşadı -bürokrasi ve merkezileşme ile birlikte- ve bu son derece öğreticiydi. 1980'ler ve 1990'larda zirveye ulaşan feminizm de PKK'yi etkiledi, ancak feminizm de git gide toplumla bağlantısını kaybetti ve marjinalleşti. Tüm bu deneyimler, diğer kurtuluş hareketlerinin hataları ve yine PKK'nin kendi hatalarına karşılık içte yürütülen ideolojik mücadele-çatışma, açık ve eleştirel bir çözümleme ardından hareketin nasıl şekilleneceğini ve süreceğini belirledi.
Abdullah Öcalan’da Kürt kimliğinin kabulü ve sorun olarak kavranışı 1970’lerden itibaren tüm yaşamını kuşatmış oluyor. Kişiliğiyle ilgili ortaya çıkan tüm sorunları Kürt kimliğine-Kürt sosyolojisine bağlıyordu. Dolayısıyla Kürt kimliğini çözmedikçe, maddi ve manevi hiçbir sorununu çözemeyeceğini kavramış ve buna inanmıştı. Bundan sonra başlayan ideolojik ve örgütsel çalışmaları, bir nevi kendini yeniden arayış öyküsüne dönüşmüştü. Kürt kimliğinin araştırılması ve çözüm çabaları bir anlamda da kendisini yeniden tanımlamak, çözmek ve toplumsallaştırmak demekti.
1950-1960 yıllarını aile toplumculuğunu reddetme, 1960-1970 yıllarını geleneksel toplumu benimsememe, 1970-1980 yıllarını da modern toplumu benimsememe, 2000’li yıllar ile birlikte süregelen sosyalizm-toplumsallık arayışını artık çözüm projesine ulaştırma ve demokratik modernite ile taçlandırma süreci olarak değerlendirebiliriz.
Öcalan ve ilk yol arkadaşları mücadelenin sadece ilk yıllarında değil, günümüze kadar da hakikati ortaya çıkarmak için binbir zorluklardan geçmişlerdir. 1973’te başlayan grup aşaması ardından 1978’de partileşip uluslararası komplonun gerçekleştiği 1999 yılına kadar 26 yıl boyunca çeşitli boyutlarda muazzam bir mücadele yürütülmüştür. Muazzam diyorum, çünkü bütün bu süre zarfı içinde reel sosyalist sistem dağılmış ve içinden çok gerici rejimler ve anlayışlar fışkırmıştır. Yine ulusal kurtuluş mücadeleleri birçok yerde artık iktidar olmuş ve pratikleri var olan ulus-devletlerin ötesine geçememiştir. Yine feminizm, çok önemli bir biçimde kadınların durumunu ve emeklerinin sömürüsünü ortaya çıkarmış olmasına rağmen mevcut sistem dışına çıkamamış, yine toplumsallaşamamıştır. Bütün bunlar Abdullah Öcalan’ı bir karamsarlığa itmemiştir. Yeniden ve yeniden sorgulamayı derinleştirmiş, başta kadın özgürlüğü, din, devlet ve iktidar konuları olmak üzere çok önemli çözümlemeleri daha 1999 öncesinde gerçekleştirmiştir. Sosyalizmin temel bir ilkesi olarak belirlediği “erkeği öldürmek” tespiti daha 1996 yılında tartışmaya açılmış, yine yeni sosyalizm arayışının temeli olarak kadın ordulaşması, kopuş teorisi, sonsuz boşanma, kadın partileşmesi, özgür kadın kimliği, kadın kurtuluş ideolojisi geliştirilmiştir. Tüm bunlar reel sosyalizmde yaşanan çıkmazların anlaşılmasına ve aşılmasına dönük teorik ve pratik çabalar olmuştur.
Yarım asırlık mücadele döneminin ikinci yarısı ise insana Orta Çağı hatırlatan, uluslararası güçlerin denetimde olan bir ada cezaevinde, müthiş bir mücadele, direniş ve yol göstericilik çerçevesinde geçti. Öcalan, 1999’da ağırlıkta “PKK lideri” olarak bilinirken, git gide uluslararası komplo sonrasından itibaren, dört parça Kürdistan’da ve tüm dünyada Kürtlerin sahip çıkması ile beraber, tüm Kürtlerin lideri haline geldi. Beklenilenin aksine az tanınan Kürtler ve Abdullah Öcalan mücadele ve direnişleri ile evrensel boyutta tanınır hale geldi.
İmralı Savunmaları ile beraber 1993 çizgisini devam ettirerek beklenilenin aksine duruşu ve vizyonu ile herkesin dikkatini “nasıl bir çözüm ve nasıl bir ortak yaşam açığa çıkabilir”e çekti. Ardından Kürt hareketi ve halkını, Ortadoğu’da başlatılan müdahalede ilk darbeyi yiyecek bir pozisyondan çıkardı. Tersine hem 1999 öncesi düşüncelerini daha da sistematize ederek ve onlardan yola çıkarak gerek ulusal sorunların kökenine gerekse de iktidar, devlet ve bunun karşısında özgürlük, bağımsızlık, özgür yaşam, milliyetçiliğe düşmeden ulusal sorunun çözümü, ekoloji vb. konuları açıklayarak halkların ve kadınların alternatifini ortaya koydu. Temelde devlet olgusundan keskin bir kopuş yaşaması elli iki yıl boyunca gerçekleştirdiği çözümlemeleri ve analizleri kadın özgürlükçü demokratik ve ekolojik toplum paradigmasını sistematize etmesini açığa çıkardı. Böylece aynı zamanda 20. yy’da insanlığın, kadınların yaşadığı toplumsal sorunlara çözüm üretemeyen reel sosyalizme alternatif olarak özgürlükçü sosyalizmin, yani demokratik sosyalizmin gelişmesinin önünü açtı.
Abdullah Öcalan’ın en önemli özelliklerinden birisi kendisini sürekli yaratarak ilerlemesidir, çelişkileri görmezden gelen ya da üstünü örten değil bunların üstüne üstüne giden bir özelliğe sahiptir. Bu anlamda hem entelektüel hem de pratik anlamda büyük bir emek söz konusudur. Bu aynı zamanda liderlik tarzında da böyledir; hareket içindeki çelişki ve gelişmeleri gören, bunları diyalektik olarak ele alan, bunları gelişimin zemini yapan ve böylece kolektif-komünal bir liderliğe yükselen yaklaşımı belirleyici olmuştur. Çelişki ve sorunları görmezden gelen değil ilerici bir denge açığa çıkarıp bu gelişmeyi somutlaştıran ve kurumlaştıran mekanizma arayışında hep olmuştur.
PKK açısından 1996-97-98 yılları, sınıf ve cins mücadelesi olarak tarif edilen iç mücadelenin derinleştiği, içteki gericiliğin hareketin gelişimini zorladığı, mücadelenin kısır döngüye girmesine neden olduğu, değişip dönüşmeyerek sonuçta bazı kadrolarda şahsında açığa çıkan çeteleşme gerçekliği açısından zorlu yıllardı. Abdullah Öcalan buna karşı özellikle 1986’dan sonra kişilik çözümlemelerini, “doğru partileşme, doğru yaşama ve doğru savaşma” çözümlemeleri ile cevap oluşturmayı daha da derinleştirdi. 1980 sonlarına doğru reel sosyalizm eleştirileri ile, yine sömürgeciliğin kişilikte yarattığı tahribatları 90’lı yılların başlarında “sosyalizmde ısrar insan olmakta ısrardır”, 5. Kongre politik raporu, 1993 ateşkesi, 1994 yılında başlayan sosyal yaşam çözümlemeleri, peşi sıra kadın özgürlük hareketini geliştirme yaklaşımları vb. adımlarla sorunların kökenlerine inme arayış ve çabalarını hep yoğunlaştırdı. Sömürgeciliğin hem PKK hareketi içinde hem de toplumdaki tahribatlarını çözümlemelerle hep ortaya çıkarmaya çalıştı. Bu çabalar olmadan devletçi ve sınıflı uygarlık sisteminden bir kopuşun gerçekleşmesi, yine sosyalizmin yeniden inşası düşünülemez bile. O nedenle hiçbir zaman aslında çok da klasik bir ulusal kurtuluş mücadelesi olunmadı.
Kürtlük olgusunun salt bir sömürgecilik olgusu ile ifade edilemediğini gördükçe eskiye sarılmak değil felsefe, genel olarak bilim, sosyoloji ve ideolojiyi derinleştirmiş, böylece tarih, günümüz ve geleceği ele almaktaki sorunlu yanların nereden kaynaklandığı arayışına girmiştir. Bu arayış özellikle de Abdullah Öcalan’da hiçbir şeyi “olduğu gibi” kabul etmemeyi, felsefenin ve sosyalizmin temel ilkelerini sorgulamayı ve buradan yeni sonuçlara varmayı zorunlu kılmıştır. Aslında onurlu bir insan olarak kalma ısrarı, hakikatin saklı olduğu binbir örtüyü büyük düşünsel ve fiziksel savaşımlar ile deşifre etmek anlamında da gelişmiştir. Bir yandan tarihin derinliklerinde kendini aramak, diğer yandan kapitalist modernitenin sürekli uyguladığı fiziksel ve ideolojik şiddet altında kendini tarif edebilmek ve hakikatini ortaya çıkarabilmek, insan olmakta ısrarın önemli bir parçası olan toplumsallık ve özgürlüğe büyük bağlı olmayı gerektirmiştir. Bugünkü diyalektik yaklaşım hakkındaki teorik belirlemelerin zemini, onun pratikte açığa çıkan bu tür yaklaşımlarıdır da.
Not: Yazının devamı haftaya “Büyük Kopuşun Kökenleri ve Yeni Paradigma” başlığıyla yayınlanacaktır.
Bu yazı, Jineolojî dergisinin “Demokratik Toplum Sosyalizmi” dosya konulu 35. sayısından kısaltılarak alınmıştır.







