'Ortadoğu'nun kurtuluş yolu Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı'dır'

  • 09:01 25 Temmuz 2026
  • Güncel
Beritan Tunç  
 
İZMİR – Barış akademisyeni Yasemin Özgün, Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı'nın tüm Ortadoğu için demokratik bir çözüm perspektifi sunduğunu belirterek, kalıcı barışın ancak demokratikleşme, eşit yurttaşlık ve kadın özgürlüğünü esas alan somut adımlarla mümkün olacağını söyledi.
 
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'ın 27 Şubat'ta yaptığı Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı'nın ardından, sürecin hukuki ve siyasi zeminde karşılık bulmasına yönelik beklentiler devam ediyor. Demokratik çözüm ve kalıcı barış için atılması gereken adımlar tartışılırken, Ortadoğu'da derinleşen savaşlar, değişen güç dengeleri ve Kürt sorununun bölgesel etkileri, barış arayışının yalnızca iç siyasetin değil, bölgesel gelişmelerin de belirlediği çok katmanlı bir süreç olduğunu ortaya koyuyor.
 
Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi üyesi ve barış akademisyeni Yasemin Özgün, sürecin bölgesel etkileri, demokratikleşme ihtiyacı ve kadınların barış mücadelesine dair konuştu. 
 
*Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin yalnızca Türkiye’nin iç siyasetini değil, Kürt sorununun tarihsel olarak etkili olduğu bölgesel dengeleri de dönüştürme potansiyeli taşıdığı tartışılıyor. Sizce bu sürecin bölgesel olarak ve siyasi ilişkiler açısından yaratabileceği temel sonuçlar nelerdir?
 
Bu süreç, Devlet Bahçeli tarafından gündeme getirildiğinde de temel saik jeopolitik tartışmalardı. O zaman da Suriye'de rejim değişikliği olmuştu. Orta Doğu'daki dengesizlikler, vekâlet savaşları ve İsrail'in Amerika'yla birlikte çok güçlü bir konumda duruyor oluşu, bütün dengeleri sarsacak gibi görünüyordu. Nitekim şu anda İran'la yaşanan savaşı da göz önünde bulundurursak, bu öngörünün çok da yanlış olmadığını söyleyebiliriz. Dolayısıyla Orta Doğu'nun dört parçasında yaşayan Kürtleri düşündüğünüzde, Kürtlerle savaş hâlinin ne Türkiye ne de bölgedeki diğer ülkeler açısından artık istenir bir durum olmaktan çıktığını görüyoruz. Özellikle Rojava'daki direnişten sonra ve bir yandan da dört parça Kürdistan'daki Kürt varlığı düşünüldüğünde, bu durum hem bir tehdit olarak görülüyor hem de uzlaşı sağlandığında önemli bir güç oluşturma potansiyeli taşıyor. Dolayısıyla bu jeopolitik gerekçelerin, barışın kurulması ve oluşturulması sürecinde oldukça önemli bir rol oynadığını söyleyebiliriz. En azından Türkiye açısından. Türkiye, kendi topraklarında bir savaş hâli sürerken, Orta Doğu'daki bu dengesizliklerle başa çıkmasının ve güçlü bir pozisyonda durmasının çok mümkün olmadığını gördüğü için böyle bir barış sürecini başlatma ihtiyacı duydu.
 
En azından büyük ölçüde jeopolitik gerekçelerle başladığı herkes tarafından dile getiriliyor. Bu sır değil. Kimse bu sürecin demokratikleşme ya da Kürtlerin haklarına kavuşması gibi ulvi gerekçelerle başlatıldığını söylemiyor. Ama barış, her koşulda kıymetlidir. Bir tek canın bile daha yanmaması son derece değerlidir. Dolayısıyla gerekçe ne olursa olsun, barışın koşullarının sağlanması herkesin istediği bir şeydir. Yıllardır barış mücadelesi veren kadınlardan ve insan hakları savunucularından biri olarak bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Sonuçta koşullar tam istediğiniz gibi olmayabilir. Beklediğiniz ya da ideal anlamda hayal ettiğiniz biçimde ilerlemeyebilir. Ama her durumda barışın savaştan daha iyi olduğunu düşünüyorum. Elbette çok eksiklikler var. Çok yanlışlar var ve ideal olmaktan uzak pek çok durum söz konusu. Ama yine de barışın yarattığı umudu canlı tutarak bu sürecin devam etmesini, her şeyden daha fazla önemsememiz gerekiyor. 
 
“Neredeyse yüz yılı aşkın süredir devam eden bu durumdan kurtuluşun yolu, halkların Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı'nı yalnızca belirli bir coğrafyada değil, bütün coğrafyalarda sahiplenmesi ve bunun için gerekli adımların atılmasıdır.”
 
*Son yıllarda Orta Doğu'da yaşanan gelişmeler, savaşlar ve uluslararası aktörlerin bölgeye yönelik politikaları da düşünüldüğünde Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nı bölgesel bağlamda nasıl değerlendirmek gerekir?
 
Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı, yalnızca Türkiye için değil, bütün Orta Doğu için gerekli bir çağrı. Orta Doğu halklarının barış içinde, demokratik bir sistem içerisinde yaşaması, bugün yaşanan sorunların önemli bir bölümünü çözebilecek bir potansiyele sahip. Elbette kapitalizm varlığını sürdürüyor. Halkların özgürleşmesi, kadınların özgürleşmesi, ekolojik dengenin korunması gibi pek çok mücadele alanı da varlığını sürdürüyor. Ancak Barış ve Demokratik Toplum fikri, en azından bu hedeflere ulaşma arzusunun ve bu doğrultuda gösterilecek çabanın kendisini ifade ediyor. Bu bile başlı başına çok önemli bir adım olacaktır. Bugün Orta Doğu, büyük emperyalist güçlerin müdahaleleriyle ve ülkelerin kendi içlerinde yaratılan suni çatışmalarla şekillenmeye devam ediyor. Neredeyse yüz yılı aşkın süredir devam eden bu durumdan kurtuluşun yolu, halkların Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı'nı yalnızca belirli bir coğrafyada değil, bütün coğrafyalarda sahiplenmesi ve bunun için gerekli adımların atılmasıdır.
 
Dolayısıyla bunun çok önemli, çok güçlü ve çok gerekli bir çözüm olduğunu düşünüyorum. Özellikle kadınlar açısından da bu çok önemli. Çünkü Orta Doğu sadece despotik yönetimlerin, otoriter rejimlerin ve kukla iktidarların bulunduğu bir coğrafya değil. Aynı zamanda kadınların yoğun biçimde ezildiği, sömürüldüğü, köleleştirildiği ve bütün bu rejimlerin kadınlar üzerindeki tahakküm üzerinden kendisini yeniden ürettiği bir coğrafya. Buradan kurtuluşun en önemli yollarından birinin de bu çağrılar olduğunu düşünüyorum. Barış içinde ve demokratik bir toplumda yaşamak, bunun için gerekli adımları atmak, bana göre her zaman en temel kurtuluş yoludur. 
 
 
“Siyasetin suç olmaktan çıkarılmasını istedik. Hasta tutsakların öncelikle serbest bırakılmasını talep ettik. Kayyım uygulamalarının kaldırılmasını, sınır ötesi operasyonların durdurulmasını istedik. Bunlar, barış için gerekli koşulların derhal ve ivedilikle sağlanabilmesi adına atılması gereken en temel adımlardı.”
 
*Sürecin kalıcılığı hangi iç ve dış dinamiklerle sağlanabilir?
 
Bu konuda yapılacak çok şey var, atılacak çok adım var. Maalesef hem takvimin hem de sürecin henüz çok gerisindeyiz. Beklenen bazı gelişmeler hâlâ yaşanmadı. Bir bekleme aşamasındayız. Elbette kopmuş ya da tamamen durmuş bir süreçten söz etmiyorum, ancak diğer yandan ilerleyen çok fazla şey olduğunu da söyleyemeyiz. Bir taraf, kendisine düşen koşulları büyük ölçüde sağladı ve gerekli adımları attı. Ancak henüz Türkiye devletinden buna karşılık gelecek adımların atılması yönünde somut bir çaba göremedik. Örneğin, Biz Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi olarak bu konuda taleplerimizi defalarca dile getirdik. Meclis önünde birçok kez bir araya geldik. Farklı mecralarda ve etkinliklerde de sesimizi duyurmaya çalıştık.
 
Siyasetin suç olmaktan çıkarılmasını istedik. Hasta tutsakların öncelikle serbest bırakılmasını talep ettik. Kayyım uygulamalarının kaldırılmasını, sınır ötesi operasyonların durdurulmasını istedik. Bunlar, barış için gerekli koşulların derhal ve ivedilikle sağlanabilmesi adına atılması gereken en temel adımlardı. Bunun yanında cezasızlık politikalarının sona ermesi gerekiyor. Bugüne kadar kolluk güçlerinin neden olduğu şiddet olaylarıyla ve cezasız bırakılan pek çok fiille yüzleşilmesi gerekiyor. Bunların yargılanması, toplumsal yüzleşmenin sağlanması ve geçiş dönemi adaleti kapsamında gerekli adımların atılması gerekiyor. Yani bunun için gerçek bir siyasi iradeye ihtiyaç var. Bugün cezaevlerinde hukuksuz ve haksız yere tutulan çok sayıda insan bulunuyor. Yıllardır ağır koşullarda tutulan hasta tutsaklar var. Hatta sadece “hasta tutsaklar” değil, “cezaevi koşullarında hasta edilmiş tutsaklar” demek de doğru olur.
 
Çünkü bu koşullar, insanların sağlıklarına kavuşmalarını değil, hastalıklarının daha da ağırlaşmasını beraberinde getiriyor. Yaşanan pek çok örnek bunu açıkça gösteriyor. Tedavilerinin mutlaka dışarıda yapılması gereken çok sayıda mahkûm hâlâ cezaevinde tutuluyor ve maalesef ölüme terk edilmiş durumda. Dolayısıyla atılması gereken çok temel ve aslında çok basit adımlar da var. Bunun yanında anayasal düzenlemeler ya da demokratik yurttaşlık açısından gerekli daha kapsamlı adımlar da bulunuyor. Fakat bugüne kadar, iyi niyet göstergesi ya da sembolik nitelikte bile olsa, bu yönde bir adım atıldığını görmedik. Bu konuda umutlu bekleyiş sürüyor. Ancak aynı zamanda ciddi bir hayal kırıklığı da oluşmaya başladı ve toplumdaki sabrın sınırlarına yaklaşıldığını söylemek mümkün. Temmuz ayında bazı adımların atılacağı söylenmişti. Bugün ise Temmuz ayı neredeyse sona eriyor. En azından süreci başlatacak ilk somut adımın atılmasını hâlâ bekliyor ve umut ediyoruz.
 
“Gerçek anlamda eşitlik sağlanmadığı sürece halklar arasında kalıcı bir barışın sürdürülebilmesi de mümkün olmayacaktır. Bu nedenle, en azından başlangıç niteliğindeki temel adımların bir an önce atılmasını bekliyoruz.”
 
*Türkiye’de demokratikleşme ve barış sürecinin bölgesel ölçekte barışa katkı sağlayabilmesi için hangi mekanizmaların öne çıkarılması gerekiyor?
 
Aslında burada demokratikleşmeden söz etmek gerekiyor. Demokratikleşmenin nasıl sağlanacağına ilişkin temel adımlar da belli. Sonuçta doğanın özgür olmadığı, kadınların özgür olmadığı, hayvanların özgür olmadığı, gençlerin istedikleri gibi özgürce yaşayamadığı bir coğrafyada gerçek anlamda bir barışın sağlanması mümkün değil. En temel demokratik haklardan yoksun bırakılmak ve siyasetin suç olarak görülmesi, en önemli sorunlardan biri. Terörle Mücadele Kanunu'nun kaldırılması, farklı görüşlerin serbestçe tartışılabilmesi, "Nasıl bir gelecek istiyoruz?", "Nasıl bir Türkiye istiyoruz?" sorularının özgürce konuşulabilmesi ve insanların kendi haklarını serbestçe savunabilecekleri koşulların oluşturulması gerekiyor. Ama maalesef bugün bunun oldukça uzağındayız.
 
Barış ve demokrasi, aslında birbirinden ayrılmaz iki kavram. Bugün bir yandan cezasızlık politikaları sürdürülüyor. Gülistan Doku, Rojin Kabaiş ve daha birçok genç kadının şüpheli ölümüyle karşı karşıya kaldığımız bir coğrafyada yaşıyoruz. Bu olaylarda cezasızlık politikalarının bütün ağırlığıyla sürdüğünü görüyoruz. Nüfuz sahibi bazı kişiler, sahip oldukları iktidarı kadın bedeni üzerinden; sömürü, taciz, şiddet ve tecavüz yoluyla sürdürmeye devam ediyor. Bu kişilerin korunması, yargılanmaması ya da gerekli cezaları almaması söz konusu. Diğer taraftan ise hiçbir suçu olmayan pek çok insanın, en küçük bir şüphe gerekçesiyle tutuklandığı, cezaevine konulduğu ve hukuksuzluğun son derece yaygın olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Bu koşullarda barıştan söz etmek de barışı sürdürebilmek de kolay değil. Elbette bu durum, barıştan vazgeçilmesi gerektiği anlamına gelmiyor.
 
Ama bana göre demokrasinin varlığı, bu topraklarda barışın kalıcı ve güvenceli biçimde sürdürülebilmesinin vazgeçilmez koşullarından biridir. En başta Kürt halkının demokratik haklarına kavuşması gerekiyor. Gerçek anlamda eşitlik sağlanmadığı sürece halklar arasında kalıcı bir barışın sürdürülebilmesi de mümkün olmayacaktır. Bu nedenle, en azından başlangıç niteliğindeki temel adımların bir an önce atılmasını bekliyoruz. 
 
“Ancak birbirimize dokunarak aramızdaki uzaklığı anlayabiliriz. Bizi birbirimizden ayıran şeyin ne olduğunu ancak böyle anlayabiliriz. Birbirimize yaklaşmadan bunu gözlemlemek ve anlamak pek mümkün değil.”
 
*Barışın sağlanması ve demokratik toplumun inşa edilmesi için verilen bir mücadele de var. Bu mücadeleye özellikle kadınlar öncülük ediyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
 
Bütün bunların yanında umut veren gelişmeler de var. Özellikle barışın toplumsallaşması konusunda kadınlar çok ciddi bir emek harcıyor. Çok yoğun bir çalışma yürütüyorlar. Biz, Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi içerisinde bu konuda çeşitli çalışmalar yürütmeye çalışıyoruz. Son olarak Kadın Zamanı Derneği'nin düzenlediği bir çalıştaya katıldım. Gerçekten son derece ufuk açıcı ve başarılı bir çalıştaydı. Ama bana göre en önemli nokta, farklı coğrafyalardan ve farklı dışlanma deneyimlerinden gelen kadınların birbirlerini dinlemeleri ve anlamaya çalışmalarıydı. Aslında Kürt hareketinin ve Kürt sorunu ekseninde gelişen mücadelelerin güçlenmesiyle birlikte Türkiye'de kadınların barış mücadelesinin de önemli ölçüde güçlendiğini, buradan başka mücadele alanlarına yayıldığını değerlendirdik. Ancak birbirimize dokunarak aramızdaki uzaklığı anlayabiliriz. Bizi birbirimizden ayıran şeyin ne olduğunu ancak böyle anlayabiliriz. Birbirimize yaklaşmadan bunu gözlemlemek ve anlamak pek mümkün değil.
 
“Çünkü kadına yönelik erkek şiddeti ile savaş arasındaki bağı kurmadığınızda, meseleyi bütünlüklü biçimde kavramanız mümkün olmuyor. Barış sadece romantik bir talep değil. Aynı zamanda şiddetin sona ermesi, kadınların şiddetsiz bir dünyada yaşayabilmesi için de temel bir koşul.”
 
*Eklemek istediğiniz bir şey var mı?
 
Şunun altını bir kez daha çizmek istiyorum. Cezasızlık politikalarından bahsettik. Biz Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi olarak aynı zamanda Türkiye'de kadına yönelik şiddetin, erkek şiddetinin barışla olan ilişkisini sürekli kuruyoruz ve kurmak zorunda olduğumuzu düşünüyoruz. Çünkü savaş sadece belirli bir coğrafyada, o coğrafyada yaşayan kadınları etkilemiyor. Aynı zamanda savaş koşullarının olduğu yerde militarizm ve şiddet meşru hâle geliyor. Kadınların talepleri görünmezleşiyor. Savunma sanayisine harcanan paralardan, bu alana ayrılan bütçelerin giderek artmasından, her yerde yeni savunma sanayi şirketlerinin ortaya çıkmasından ve bunların kamu kaynaklarıyla desteklenmesinden bile bahsetmiyorum. Bütün bunlar aynı zamanda kadınlara ayrılabilecek kaynakların ve bütçelerin de azalmasına neden oluyor. Ama bunun yanında, kadına yönelik şiddet ve erkek şiddeti de savaştan bağımsız değil. Birbirini karşılıklı olarak besleyen süreçlerden söz ediyoruz.
 
Bir süre önce Dêrsim'deydik. Biz Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi olarak ve katılmak isteyen diğer kadın arkadaşlarımızla birlikte, bir grup kadın olarak Dêrsim'de Gülistan Doku'nun şüpheli ölümü ekseninde oradaki kadınlarla, öğrencilerle görüşmeler gerçekleştirdik. Yaşadıklarını dinledik. Gerçekten çok dehşet verici şeylerdi. Çok güvensiz, abluka altında bir hayat sürdürüyorlar maalesef ve burada cezasızlık politikasının sonuçları çok açık biçimde yaşanıyor. Bazı kurumların ileri gelenleri, yöneticileri, bir tür sömürge tipi bir taciz ve şiddet uyguluyorlar kadın öğrencilere. Kendilerini çok yalnız ve dışlanmış hissediyorlar. Kendilerini büyük bir tehlike altında görüyorlar. Onlarla bağımızı sürdüreceğiz. Bölgedeki başka yerlere, örneğin Batman'a da yakın zamanda gitmeyi düşünüyoruz.
 
Ama söylemek istediğim şu: Cezasızlık, gerçek anlamda bu olayların üzerine gidilmemesi ve yaşananların görmezden gelinmesi, bütün bunların o coğrafyaya özgü savaş politikalarıyla da bir bağı var. Dêrsim'de bunlar farklı biçimlerde uygulanıyor. Başka üniversitelerin bulunduğu kentlerde farklı sorunlar yaşanıyor. Göçmen bir öğrenci de öldürülebiliyor. Dolayısıyla bütün bunlara dikkat çekmek gerekiyor. Bütün bu bağları doğru bir yerden kurmak gerekiyor. Çünkü kadına yönelik erkek şiddeti ile savaş arasındaki bağı kurmadığınızda, meseleyi bütünlüklü biçimde kavramanız mümkün olmuyor. Barış sadece romantik bir talep değil. Aynı zamanda şiddetin sona ermesi, kadınların şiddetsiz bir dünyada yaşayabilmesi için de temel bir koşul.