'Rojava, sanat ve toplumsallıkta güçlü bir entegrasyon örneği'
- 09:06 25 Şubat 2026
- Kültür Sanat
Melek Avcı
ANKARA - Süreç ikinci aşamada ilerlerken, demokratik entegrasyonun çok renkli ve çok dilli bir toplumsal yaşam anlamına geldiğini söyleyen Sidar Türkoğlu, “Varız demek yetmez; pratikte kendi sesimizle var olabilmemiz gerekiyor. Bu, demokratik ve eşitlikçi toplumda özgürleşmenin temelidir” dedi.
Kürt sorununun çözümü kapsamında kurulan Meclis Komisyonu, 60 sayfadan oluşan raporunu oy çokluğu ile geçtiğimiz hafta kabul etti. Müstakil yasa önerisi, sürecin yürütücülerine dokunulmazlık sağlayacak yasal güvence, AİHM ve AYM kararlarına birebir uyulması ve hayata geçirilmesi, kayyım uygulamalarına ilişkin düzenlemeler genel bir çerçeve ile somut öneriler olarak raporda yerini alırken; anadil, kültür, kimlik gibi doğuştan gelen temel haklar ise muğlak ifadelerle yerini aldı. Kürt sorunun adının konulmaması, vatandaşlık tanımındaki muğlaklık ve sağlıklı bir entegrasyon için olması gereken tüm adımlar ise raporda eksik bırakıldı. Aynı gün Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, yaptığı açıklamada, bu noktaları eleştirilerek, özgür yurttaş tanımını “Özgür yurttaş dinini, mezhebini, düşüncesini ifade ederken ne kadar özgürse ulusal aidiyetini ifade ederken de o kadar özgür olmalıdır. Başkasına dinini ve dilini empoze edemiyorsan, milliyetini de etmemelisin. Herkes kendi milliyetini, kimliğini özgürce ifade edebilmeli” sözleriyle açıkladı.
Bu kapsamda toplumları içi içe eritmeden bir araya getirecek entegrasyon için dil, kültür, sanat ve kimliğin korunması alanlarında atılacak olan adımların tarifinin yapılmaması eleştirilen noktalardan biri oldu. Entegrasyon için bu alanlara yaklaşımın neden önemli olduğu ve gerekliliği üzerine Anatolia Kültür Merkezi’nden Sidar Türkoğlu değerlendirmelerde bulundu.
Sanatın politikliği
Rojava’daki sürecin bu konuda örnek bir model sunduğunu belirterek konuşmasına başlayan Sidar Türkoğlu, orada bulunan sanat komünlerinin ve sanata yaklaşımın önemli olduğunu söyledi. Sidar Türkoğlu, “Mesela Diyar Hesso, 2025'deki 5. Sinema Festivali üzerine çalışırken sonra birden kendini Rojava'daki direnişin ön saflarında buldu ve şunu söylemişti: ‘Ben şu an sanat yapmıyorum, sanat yapabilmek için savaşıyorum.’ Bu beni gerçekten çok etkiledi. Çünkü burada sanatın toplumsal olduğunu, sanatçının da politik, toplumsal bir duruşunun en güzel örneklerinden biri oldu. Kaldı ki Rojava'da da ilk dönemlerdeki süreç en yoğun kültürle yaşanıyordu. Hunergeha Welat olsun, diğer şarkılar, parçalar olsun çok büyük bir coşku, büyük bir yükselişle bütün dünyada yankı uyandırdı. Orada Kürtler ve Araplar birlikte çalışarak ortak bir şeyler çıkarabildiler. Burada da entegrasyonun en somut örneğini görebiliyoruz. Bu, Türkiye'de de olmayacak bir şey değil. Bizler sadece yas tutmak yerine, Rojava'nın o güçlü duruşunu, o mücadelesini gerçekten iyi bir örnek olarak ele almalıyız. Tüm dünyanın Rojava'ya saldırmasının bir sebebi de sistemin kabul etmediği aykırı bir sanatı sergilemesidir” diye konuştu.
‘Sistemin makul dilleri ve sanatları var’
Sidar Türkoğlu, dünya tarihine bakıldığında kapitalist sistemin hem kabul edilebilir sanat ve sanatçıları hem de kabul edilebilir dilleri tanımlayan tekelleşmiş bir yapı olduğunu söyleyerek,“ İngilizce evrensel bir dilken Kürtçe bastırılan bir dil. Shakespeare kanon bir yazar iken bizim sanatçılarımız evrenselleşemiyor; çünkü o sistemin içine girmeyi reddediyor. Sistem de zaten onları almaya açık değil. Çünkü biliyorlar ki eğer sistemin içinde böyle sanatçılar var olursa, sanatın hitabet gücü siyasetten çok daha iyi olduğu için; doğrudan değil dolaylı olarak, bir duygu birikimi de bırakarak bir kişiye değil binlerce kişiye ulaşabildiği için sanatı ve kültürü bir tehlike olarak görüyorlar. Neden tehlikeli buluyorlar? Neden konservatuvarlarda dengbêj bölümleri yok ve bu gelenek sürdürülmüyor? Çünkü o gelenek bizim kültürümüz. Dedelerimiz söylüyordu. Ama şu an bunu bize öğretecek, aktaracak, akademik düzeyde bilirkişiler yok. Çünkü sistem dahil olmasını kabul etmedi” sözlerini kullandı.
‘Pratikte kendi sesimizle var olmalıyız’
“Bu noktada bir kültür asimile ediliyor. Kültür asimile edilince dil de gidiyor. İnsanlar da o sistemin içinde kayboluyor. Bu yüzden sanat ve kültür gerçekten entegrasyon konusunda çok önemli bir yerde” diye konuşan Sidar Türkoğlu, şöyle devam etti: “Tabii tek başına kültür de entegrasyonu sağlayamaz. Bunu unutmamamız gerekiyor. Bununla beraber demokratik ve eşitlikçi bir siyaset gerek. Yani hem kültürel hem toplumsal hem siyasal alanda bütünsel bir yaklaşımın ele alınması gerekiyor. Çünkü entegrasyon tek merkezli değil, çok merkezli olan bir şeydir. Kürtçe dili, Kürt tarihi ile ilgili araştırmaların yapılabileceği, Kürt müziğinin geleneksel olarak nesilden nesile aktarılabileceği bir alan açılması gerekiyor. Mesela Ankara'da Kürt bir çocuk yavaş yavaş konuşmaya, Kürtçe kelimeler öğrenmeye başladı. Biz onlara Kürtçe şarkılar da söylemeleri için yardımcı oluyoruz. Çünkü biliyoruz ki bir çocuk kendi diliyle, rengiyle, sesiyle, şarkılarını söylediğinde bu, onu özgürleştirmeye giden ilk adım oluyor. Evet, biz varız diyoruz. Varız ama pratikte özgürleşmemiz için kendimiz olarak, kendi sesimizle var olabilmemiz gerekiyor. İşte böyle bir entegrasyon, demokratik ve eşitlikçi toplumda özgürleştirmek ve özgürleşmek için önemlidir.”
Sanat ve kültür entegrasyon sürecinin neresinde duruyor?
Tam da burada kültürün ve sanatın yaşatılması için dilin en hayati unsur olduğunu belirten Sidar Türkoğlu, dilin sadece teoride sembolik olarak değil, fiilen de alanı olması gerektiğini söyledi. Sidar Türkoğlu, “Bu yüzden her yerde komünlerin kurulması, insanlarla bilgi alışverişinin, o örgütlenmelerin çoğalması hem dile hem de insana alan açar. Çünkü insan, kendisi dışında o aidiyet duygusunun olduğu bir yere vardığı ve kendisiyle beraber var olanları da gördüğü zaman gerçekten hayattan daha çok zevk alıyor. Şu an günümüz bireyci yaşamında toplumsallaşmak çok büyük bir açlık olmuş. Her ne kadar insanları ‘bireyselleşiyorlar’ diye eleştirirsek de aslında insanlar sanatı paylaşmaya, kendi dillerinde diyaloglar kurmaya, siyaset konuşmaya, yani toplumsallaşmaya açlar. Peki, sanat ve kültür entegrasyon sürecinde bu resmin neresinde duruyor diye düşünürsek; sanat ancak toplumsal gerçeklikle temas ettiğinde, insanların duygu ve düşünce dünyasına dokunduğunda anlam taşıyor. Buna ulaşabiliyor. Bazen bir gitar teli ya da bir fırça darbesi ya da Cegerxwîn’in Welatperestî şiiri… O dönemki katliamları, soykırımları, toplumun gerçekliğini görerek o yurtseverlik bilincini bize miras bırakan önemli eserlerden biridir. Gerçekten çok güçlü örneklerdir bunlar. İşte bu yüzden sistem, dayatılan sanatın dışına çıkanlara bir müdahalede bulunuyor, alan açmak istemiyor; çünkü hafızayı öldürmek istiyor” diye belirtti.
‘Entegrasyon demek çok renkli ve dilli bir tablo oluşturmak’
“Bir toplumun hafızası olmazsa toplum da var olmaz. Var olmazsan entegrasyon sürecine dahil olabileceğin bir şey de ortaya çıkmaz” diye devam eden Sidar Türkoğlu, “Bu yüzden entegrasyon; evet, varsın ama varlığa varlık katarak ilerlemek, bir şeyler üreterek gelecek nesillere de bir birikim bırakarak yararlanabilecekleri bir şeyler üretmek, bir hafıza oluşturmaktır. Eğer bu kadar farklılığın, kültürel zenginliğin içinde kendisi de kendi rengiyle var olursa o zaman daha çok özgür, daha özgüvenli bireyler yetişecektir. Yaşadığımız ve tarihsel olarak da onlarca kültürün barındığı bu coğrafyada sadece tek merkezli bir şeye odaklanıp sadece ona uyumlanmak asimilasyon oluyor. Sadece ona uyumlanmak hafızaya, kültüre ihanettir bir bakıma. Bu yüzden hiç fark etmez, herkesin kendi dili, kendi rengiyle, sesiyle, kültürüyle beraber ortaklaşıp çok güzel, çok renkli, çok merkezli bir tablo oluşturmaya çalışmalıyız. Bizim entegrasyon anlayışımız budur” ifadelerini kullandı.
‘Dilimiz ve kültürümüzün anayasal güvenceye alınması önemli’
Bu bakışla siyasetten de yasa ve politika oluşturma aşamasında beklentilerinin olduğunu ifade eden Sidar Türkoğlu, “Siyasetten beklentilerimiz elbette ki oluyor; çünkü entegrasyon süreci sadece kültürle olacak bir şey değil. Bütünsel ele alınmalı. Bu yüzden dilin, kültürün korunması için gerekli adımların atılmasını bekliyoruz. Eşzamanlı, ortaklaşa çalışabilmek, bir şeyleri yaygınlaştırabilmek için alanların açılması, desteklerin sağlanması gerçekten çok büyük bir ihtiyaç. Aynı zamanda hem dilimizin hem de kültürel üretimlerimizin, kültürümüzün anayasal güvence altına alınması bu noktada çok büyük önem arz ediyor. Çünkü tek başınalık durumuyla bir yolda ilerlemek entegrasyona giden yol değildir. Entegrasyonun tanımında böyle bir şey yoktur. Öte yandan çok merkezlilikten çıkar, tek başına mücadele etmekten bir şeyler doğar; o doğan şey de genelde asimilasyon oluyor. Zaten halkımızın da en büyük kaygısı, entegrasyona girerken asimilasyonun içine düşmek. Bu yüzden bir bütünsellik gerekiyor. Entegrasyon çok merkezli yürüyor. Asimilasyon tek taraflı, yavaşça eriten ve en sonunda yok olmaya mahkûm eden bir kavram. Entegrasyonun sağlıklı bir biçimde gerçekleşmesi, toplumsal barışın sağlanması için demokratik ve eşitlikçi bir siyaset bekliyoruz” diye konuştu.







