1938’den 2020’ye: Kayıp kızlardan Gülistan Doku’ya

  • 09:04 4 Mayıs 2026
  • Güncel
 
Şehriban Aslan
 
HABER MERKEZİ – Dêrsim’de 1938’de yaşananların yarattığı hafıza ve kayıp hikâyeleriyle anılırken, aradan geçen onlarca yıla rağmen benzer sorular sorulmaya devam ediyor. 2020’de kaybolan Gülistan Doku’nun akıbeti hâlâ bilinmezken, dosya geçmişle yüzleşme ve adalet tartışmalarını yeniden gündeme taşıdı.
 
1937 ve 1938’deki Dêrsim katliamıyla hafızalara kazınan Dêrsim, aradan geçen onca yıla rağmen kayıplar ve aydınlatılmamış olaylarla anılmaya devam ediyor. Bu tarihsel arka planın gölgesinde, 5 Ocak 2020’de kaybolan üniversite öğrencisi Gülistan Doku dosyası yalnızca bir kayıp vakası olmanın ötesinde; geçmişle yüzleşme, adalet ve cezasızlık tartışmalarını yeniden gündeme taşıyor. Altı yılı aşkın süredir akıbeti bilinmeyen Gülistan Doku’ya ne olduğu sorusu, Dêrsim’in hafızasında yanıt bekleyen sorularla birlikte büyüyor.
 
Gülistan Doku olayına baktığımızda, 5 Ocak 2020’de kaybolduğu görülüyor. O günden bu yana kendisinden haber alınamadı. O dönemde öne çıkan başlıklarda, son görüştüğü kişinin polis Engin Yücer’in üvey oğlu olan Zainal Abakarov olması ve olayın başından itibaren etkili bir soruşturma yürütülmemesi yer aldı. Barajda ve çevresinde yoğun aramalar yapıldı, fakat somut bir bulguya ulaşılamadı. Aile yıllarca “Gülistan’a ne oldu” sorusunu sormaya devam etti. Kadın örgütleri ve insan hakları savunucuları dosyanın kapatılmasına karşı çıktı. Hukuki sürece bakıldığında ise dosya zaman zaman kapatılma riskiyle karşı karşıya kaldı. Çünkü devlet, ısrarla etkin bir soruşturma yürütmedi.
 
Gülistan Doku faili meçhul mü, üstü örtülen bir gerçek mi?
 
Gülistan Doku dosyası teknik olarak “kayıp” olarak geçse de kamuoyunda bunun faili meçhul bir katliam olarak bırakılmak istendiği yönünde değerlendirmeler yapıldı. Bu noktada şu sorular öne çıkıyor: Neden kritik şüphelere rağmen derinlemesine soruşturma yapılmadı? Neden delil toplama süreçlerinde ihmaller yaşandı? Ve neden dosya sürekli kapanma tehdidiyle karşı karşıya kaldı?
 
Bu sorular yalnızca bugünü değil, 1938’den bu yana süregelen bir devlet pratiğini de tartışmaya açıyor.
 
İntihara inanılmadı
 
Gülistan Doku’nun kaybolduğu ilk dönemde olay “intihar” olarak kamuoyuna yansıtılmak istendi. Ailesi intihara dair hiçbir şüphelerinin olmadığını söylerken, kadınlar da bunun bir intihar olmadığını ve devletin Dêrsim’de uyguladığı özel savaş politikasının bir parçası olduğunu savundu. Bu nedenle kadınlar yıllarca “Gülistan Doku nerede” sorusunu sorarak ülkenin dört bir yanında bu soruyu sembolleştirdi.
 
Verilen mücadele 6 yıl sonra sonuç verdi
 
Ailenin, avukatların ve kadınların yıllarca süren mücadelesi sonuç verdi. Gülistan Doku soruşturmasında altı yıl sonra ilk kez 13 Nisan’da geniş kapsamlı bir gözaltı operasyonu yapıldı. Operasyonda Zainal Abakarov, üvey babası Engin Yücer, dönemin valisi Tuncay Sonel’in oğlu Mustafa Türkay Sonel ve valinin koruması Şükrü Eroğlu, dönemin il özel idaresinde memur olan Erdoğan Elaldı, dosyanın kilit isimlerinden Umut Altaş’ın annesi Nurşen Arıkan, babası Celal Altaş, Uğurcan Açıkgöz, üniversitede güvenlik görevlisi olan Süleyman Önal ve Savaş Gültürk, eski polis ve hacker çetesiyle bağlantılı Gökhan Ertok, Cemile Yücer ve valiyle bağlantılı olduğu belirtilen Ferhat Güven gözaltına alındı.
 
Bunların yanı sıra kamuoyundan gelen büyük tepkiler üzerine Gülistan’ın kaybıyla ilgili delilleri kararttığı öne sürülen Tuncay Sonel ile hastane kayıtlarını sildiği belirtilen dönemin Tunceli Devlet Hastanesi başhekimi Çağdaş Özdemir’in de gözaltına alınıp tutuklanması talep edildi.
 
12 kişi tutuklandı
 
Soruşturmada dikkat çeken noktalardan biri, savcının soruşturmayı polise değil jandarmaya vermesi oldu. Polisin Gülistan’ın kaybolduğu dönemde birçok delili kararttığı, bazı delil ve ihbarları dosyaya dahil etmediği ortaya çıktı. Bunun üzerine savcının, polise güvenmeyerek süreci jandarmaya devrettiği öğrenildi.
 
Jandarma sorgularının ardından savcılığa ve hâkimliğe çıkarılan 15 kişiden 12’si tutuklanırken, 3 kişi serbest bırakıldı.
 
Valiye yardım edenler devlet dairelerinde çalışanlar
 
Yapılan sorgulamalarda Gülistan’ın kaybıyla ilgili yeni bilgiler ortaya çıktı. Dosyanın baş failinin Tuncay Sonel ve oğlu Mustafa Türkay Sonel olduğu iddia edildi. Olaya tanıklık ettiği ve Amerika’ya gittiği belirtilen Umut Altaş’ın kardeşi Sidar Altaş, yayımladığı görüntülü mesajda kardeşinin anlattıklarını kamuoyuyla paylaştı.
 
Mustafa Türkay Sonel’in Gülistan’ı katlettiği, Tuncay Sonel’in ise delilleri kararttığı iddiaları öne çıktı. Soruşturmada adı geçen kişilerin büyük bölümünün devlet kurumlarında çalıştığı ve delil karartma sürecine dahil oldukları belirtildi.
 
Devlet arkalarında durdu
 
Vali Tuncay Sonel’in, barajda uzun süre arama-kurtarma çalışması yaptırması ancak karada yeterli arama yapılmaması, aileyle temasın sınırlandırılması gibi uygulamalar eleştirildi. Bu süreçte delillerin karartıldığı yönündeki iddialar da gündeme geldi.
 
Dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun, Gülistan’ın kaybolduğu dönemde valiyi savunması ve yapılan çalışmaları yeterli bulduğunu ifade etmesi de tartışmalara neden oldu.
 
Tarihten bugüne, yani Dêrsim’in kayıp kızlarından Gülistan Doku’ya kadar uzanan süreçte devlet politikalarında bir değişim olmadığı, aksine süreklilik gösterdiği yönünde değerlendirmeler yapılıyor. Gülistan Doku olayında birçok devlet kurumunun sürece dahil olduğu iddiaları da cezasızlık tartışmalarını yeniden gündeme taşıyor.
 
Geçmişle yüzleşmeden adalet mümkün mü?
 
Dêrsim katliamı, kayıp kızlar ve Gülistan Doku… Bu üç başlık birbirinden kopuk değil; aynı tarihsel çizginin farklı halkalarıdır. 1938’de yaşananlarla yüzleşilmedi. Kayıp kızlar politikası açık biçimde tartışılmadı. Bugün kaybolan bir kadının akıbeti hâlâ bilinmiyor.
 
Bu nedenle mesele yalnızca bir kayıp vakası değil; adalet, hafıza ve yüzleşme meselesidir.
 
Gülistan Doku’nun akıbeti aydınlatılmadıkça, Dêrsim’in geçmişi de kapanmış sayılmıyor.