Derya Aslan: Gelişler için hazırlıklar var, ama engeller halen aşılmadı!

  • 09:01 30 Eylül 2026
  • Güncel
Dilan Babat- Pelşin Çetinkaya 
 
HABER MERKEZİ-  Süreçte temel kriz alanının Abdullah Öcalan’a yönelik tecrit olduğuna dikkat çeken DEM Parti MYK üyesi Derya Arslan “Görüştürmeme, iletişim kurdurmama, ailesinin ve avukatlarının dahi kendisiyle temas kuramaması, iktidarın samimiyetini tartışmaya açıyor” dedi. Derya Aslan aynı zamanda gelişler için hazırlıkların olduğunun bilgisini vererek,"Gelişler için hazırlık içerisindeler. Şimdi bunun önünün açılması gerekir. Nedir engel? Sadece zihinsel bir engel var, zihniyetsel bir engel var" diye belirtti. 
 
Türkiye’de 1 Ekim 2024’te MHP Lideri Devlet Bahçeli'nin TBMM açılışında DEM Parti sıralarına gelerek tokalaşması, 22 Ekim’de ise yapılan çağrının ardından yeni bir siyasi sürecin gündemi oluştu. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat çağrısı, PKK’nin fesih kararı ve 11 Temmuz’da silahların yakılmasıyla süreçte yeni adımlar atıldı. Ancak silah yakmanın ardından demokratik siyasetin hangi hukuki güvencelerle yürütüleceği, Meclis’teki çalışmaların ne zaman yasal düzenlemelere dönüşeceği ve kadınların karar süreçlerinde nasıl yer alacağı soruları karşılık bekliyor.
 
Yeni yasama yılı öncesinde sürecin geldiği aşamayı Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Merkez Yürütme Kurulu (MYK) üyesi Derya Arslan ile konuştuk.  
 
“Yeni bir mücadele sürecine aslında giriyor özgürlük hareketiyle beraber halk ve halklar. Bu anlamıyla bu dönemin kendisine tarihî bir eşik, tarihî bir dönem, tarihî bir geçiş hâli demek mümkün tabii.”
 
*1 Ekim’deki tokalaşma, 22 Ekim’deki çağrıyla siyasi bir içeriğe kavuştu. Bahçeli’nin çağrısının ardından devlet, iktidar ve Kürt siyasal hareketi açısından hangi eşikler aşıldı? Bugün geriye baktığınızda sürecin yönünü değiştiren asıl adım hangisiydi?
 
Çatışma ve çözüm deneyimleri açısından değerlendirdiğimizde, birçok deneyim aslında çok uzun yıllara yayılan, hatta 30 yıl, 20 yıl süren ve hâlihazırda devamı olan; kendini zaman zaman yenileyen, zaman zaman ciddi tıkanmaları da beraberinde yaşamış ama her hâlükârda ciddi çıkış noktaları da yakalamış deneyimler. Sadece bulunduğumuz ülke bağlamında ifade etmiyorum. Ortadoğu coğrafyasında bu kadar krizli ve çatışmalı zeminleri çok nadir görüyoruz. İşte 50 yıllık bir çatışma sürecinden bahsediyoruz. PKK’nin, beraberinde özgürlük hareketlerinin aslında içinde yer aldığı bir direniş sürecinden, bir mücadele sürecinden, bir hak arama sürecinden bahsediyoruz. Doğal olarak 50 yıl, çatışma zeminleri için çok uzun bir süre elbette. Kendi içinde biriktirmiş bir süre var. Bu anlamıyla yürütülen sürecin sıradan, normal, klasik herhangi bir süreç olmadığı gerçekliğini önce zihinde oturtmaya ihtiyaç var. Bir toplum, bir halk 50 yılını birçok birikimini çatışmanın içinde geçirmiş. Doğalında bu süreç, yani sizin az önce altını çizdiğiniz dönemden bugüne kadar olan süreç, kendi içinde hem uzun hem kısa diyebileceğimiz bir zaman dilimine denk geliyor. Yani çözüm için kısa, başlangıç için önemli ve uzun bir zaman dilimi. O anlamıyla evet, belli aşamalar kaydedildi. Karşılıklı olarak aslında belli bir aşamaya gelindi. Geldiğimiz aşamayı yeniden tartışmaya, analiz etmeye ve bundan sonrasını doğru temelde ele almaya ihtiyaç var. Ama şunu belirtmek lazım: El sıkma, peşinden gelişen görüşme ve derin bir tecridin sonucunda yeniden temas kurulmuş bir Başkan gerçekliği var. Başkan’la temas kurmak toplumda nasıl bir duygu yarattıysa, nasıl bir heyecan yarattıysa, nasıl bir farkındalık yeniden yarattıysa; Başkan’ın da içinde yer aldığı bir süreçle beraber işte PKK, fesih gibi bir kararla, silah bırakma gibi bir kararla, geri çekilme gibi bir kararla, deyim yerindeyse kendisini yeniden yeni bir mücadele sürecine doğru dizayn ediyor. Yeniden yeni bir sürece doğru şekillendiriyor. Öyle tanımlamak lazım. Halk ve halklar yeni bir mücadele sürecine giriyor özgürlük hareketiyle beraber. Bu anlamıyla bu dönemin kendisine tarihî bir eşik, tarihî bir dönem, tarihî bir geçiş hâli demek mümkün tabii.
 
 
“Buradan başlamak bir zihniyettir, bir ölçüdür. Bu anlamıyla ben mevcut sistemin bu ölçüyü yakaladığını, bu ölçüde olduğunu elbette düşünmüyorum. Evet, dönüştürmek istediğimiz bir sistem gerçekliği var. Evet, bu konuda tam tersi bir yerden daha güçlü bir mücadele yürütmeye ihtiyaç var.”
 
*PKK’nin fesih kararının duyurulması ve 11 Temmuz 2025’te silahların yakılmasına yönelik ilk adım, sürecin silahsızlanma ayağında somut gelişmelerdi. Bu adımların ardından demokratik siyasete katılım için hangi hukuki güvenceler gündeme geldi; hangileri hâlâ karşılık bulmadı?
 
Çatışma zemininde taraflar böylesi bir yeniden dizayn etme sürecine gelmişlerse, bir noktadan itibaren hukuk dediğin disiplin aslında biraz teknik kalır. Bunu küçültme ya da sıradanlaştırma adına vurgulamıyoruz. Öyle anlaşılmasın elbette. Sonuç itibarıyla hukuksal dayanak dediğimiz bir zemin var elbette. Yani başta Başkan’ın kendi sürecini yürütebilme biçimi bir hukuki dayanağa oturtulmalı ve o dayanak üzerinden aslında süreç kendi mecrasında bir denkleme gelmeli. Ancak hukukun dışında olan bir denklemden de bahsetmek lazım. Eğer ortada bir samimiyetten bahsediyorsak, yani taraflar gerçekten birbirlerine ve yeniden masada çözümün mümkün olduğuna güveniyorsa, bu artık hukuk dışı bir şeydir. Bu artık yaşamın kendisinde bir akış getirir ve hiçbir hukuki dayanağa ihtiyaç duymaksızın halledilebilecek onlarca şey vardır. Örneğin cezaevlerinde hasta tutsakların bırakılmasının herhangi bir hukuki dayanağa ihtiyacı yoktur. İnsani bir şeydir. Ya da örneğin insanların cenazelerini alabilmesi, yakınlarının kemiklerine kavuşabilmesi.
 
İşte Kilyos’ta hâlâ halkın çocukları kaldırımlarda yatıyor. Şimdi bu cenazeleri bile alamamış bir insan topluluğundan bahsediyoruz. İyileştirmeyi başlatmanın bir yöntemi, iyileştirmeyi tetikleyici bir nokta bu; bunun hukukla bir alakası yok. Ama hukuk, bundan sonrası açısından bizim yürüttüğümüz sürecin merkezinde. Ama tek başına hukuk mu? Toplumsal hukuk diye bir şey var mı? Toplumsal hukuk bu sürecin ilerlemesinde tetikleyici rol üstlenir mi? Bu, iyileştirici bir role dönüşür mü? Evet, dönüşür. O anlamıyla bir hukuk beklentisinden ziyade sürecin biraz da hayatın, yaşamın kendisine dokunan bir yerden ilerlemesine ihtiyaç var. Ben buna teknik bakmam. Buna yasal bakmam. Buna Meclis açısından bakmam. Buna sistemsel bakmam. Bu artık bunların dışında bir yerdedir ve tarafları birbirine yakınlaştıracak olan, kırılan o hatları, fay hatlarını birbirine yakınlaştıracak olan da bence biraz birbirinin acısını iyileştirme meselesidir. Acısına dokunma meselesidir. Buradan başlamak bir zihniyettir, bir ölçüdür. Bu anlamıyla ben mevcut sistemin bu ölçüyü yakaladığını, bu ölçüde olduğunu elbette düşünmüyorum. Evet, dönüştürmek istediğimiz bir sistem gerçekliği var. Evet, bu konuda tam tersi bir yerden daha güçlü bir mücadele yürütmeye ihtiyaç var. Sistemin buradan doğru genel hattını oturtmaya ihtiyaç var. Ama sistem burada mı diye sorarsanız ben burada olduğunu düşünmem.
 
“Ama bu koordinasyonun işleyişi MGK’ya ya da işte diyelim tekrardan onaya bağlanan bir zeminde yürütüldüğü anda, sürecin tıkandığı zemin açığa çıkıyor. Yani bu büyük bir kriz alanı. Onu belirtmekte fayda var.”
 
*Meclis’te kurulan Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, raporunu 18 Şubat 2026’da 47 kabul, 2 ret ve 1 çekimser oyla kabul etti. Raporda silah bırakmanın tespiti, yasal düzenlemeler ve demokratikleşme önerileri yer alıyor. Bu raporun yeni yasama yılında somut bir takvime dönüşmesi için ilk olarak hangi düzenleme Meclis’e gelmeli?
 
Çok ifade ettik ama bir kere daha vurgulayayım. Türkiye siyasi tarihinde bu rapor ilk. Hakikaten ben önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü belki en yüksek oylamayla ve ortak bir akılla çıkartılmış bir rapor. Elbette ret ve kabul ölçülerini de araya sıkıştırarak ifade edeyim: Bütünlüklü kabul etmediğimiz, bütünlüklü onay vermediğimiz ama sürecin, tırnak içerisinde, tekerleğinin dönmesi bağlamında baktığımızda başlangıç ve kök yasa zemininde önemsediğimiz bir rapor. Hâlâ önemsiyoruz. Ancak başta da ifade ettim ya, bir de çok fazla çatışma ve çözüm tekeline takılmış bir akıl var. Yani çatışmanın durması ve silahın bırakılması odaklı bir süreç yürütülme eğiliminde. Şimdi birisi dönüp şöyle bir şey sorduğunda biz buna cevap veremiyoruz artık. Halktan en çok gelen sorulardan bir tanesi bu. Sadece silah bırakmaktan bahsediyor iktidar. Sadece çatışmanın durmasından bahsediyor mevcut iktidar. E, peki bundan sonrası? Biz peki neden silah kullandık? Neden çatıştık? Bunun bir kök nedeni var. Yani durduk yere savaş çıkmadı ve 50 yıllık savaş durduk yere yürütülmedi. Doğal olarak bu 50 yılın muhasebesini yaptığında bile o zaman orayı kurutmaya ihtiyaç vardı. Yani mesele sadece silahı bırakmak ve silahı susturmak değildi. Bundan sonrasında nedenler ne? Kültürel haklar, işte dil, kültür, yaşam hakkı gibi en insani hakların bir an önce toplumla buluşması gerekiyordu. Şimdi mevcut çerçeve bunu kapsamıyor. Bunu belirtmekte fayda var. Bunu bir girizgâh olarak nitelendirebiliriz.
 
Ama her şeyden önce orada bizim en çok önemsediğimiz kısım, Başkan Apo’nun bu süreci koordine edebilmesinin ve süreci özgür yaşar, özgür çalışır ve özgürce temas kurar bir yerden sağlıklı biçimde yürütebilmesinin önünü açmak. Bir koordinasyondan bahsediliyor. Ama bu koordinasyonun işleyişi MGK’ya ya da işte diyelim tekrardan onaya bağlanan bir zeminde yürütüldüğü anda, sürecin tıkandığı zemin açığa çıkıyor. Yani bu büyük bir kriz alanı. Onu belirtmekte fayda var. Taraflardan bir tanesi çok derin bir tecrit yaşıyor. Derin bir süreç yaşıyor. İşte Meclis’ten çıkmış mekanizma bu tarafıyla hâlihazırda işletilmiyor. Şimdi bunun kendisini bile ele aldığımda, bu bile geldiğimiz aşamada toplumsal denklemde, siyasal denklemde, politik denklemde çok derin bir tartışmayı beraberinde getiriyor.
 
“Hangi gerilla silahını yere bırakıp Başkan’la hiçbir temas kurmaksızın yola revan olur da gelir buralara? Mümkün müdür bu? Mümkün değildir. O anlamıyla sistem, Başkan’ın bu süreci birebir, direkt temasla koordine edeceği, direkt yürüteceği alanlar yaratmak zorunda.”
 
*Komisyon raporu, PKK’nin tüm unsurlarıyla silah bıraktığının devletin güvenlik birimlerince tespit ve teyidini “kritik eşik” olarak tanımlıyor. Bu tespitin kapsamı ve yöntemi açıklığa kavuşmadan yasal sürecin ilerlemesi mümkün mü? Sürecin tarafları ve toplum, hangi aşamanın tamamlandığını nasıl öğrenebilecek?
 
Bu, Başkan’ın toplumla birebir temasıyla alakalı bir durum. Yani net bir şekilde ifade edelim. Elbette aracı faktörler bir yere kadar bu sürecin gelmesinde rol oynadı. Ancak geldiğimiz noktayı sadece Kürt ve Kürdistan gerçekliği zemininde ifade etmeyelim. Örneğin Türkiye halkları bu sürece karşı çıkacaksa, bu süreçle ilgili söz kuracaksa, bu süreçle ilgili tepki koyacaksa ana muhatabının sözünü duyduktan sonra yapmalı. Bu, karşılıklı olarak birbirine kendini izah etme biçimidir. Birbirine süreci anlatma biçimidir. Bu anlamıyla hem Türkiye halkları adına hem Kürdistan halkı zemininde ifade edelim: Önderliğin birebir teması ancak bu sürecin önünü açar ya da bu sürecin değerlendirmesini birebir topluma ulaştırır. Bunun dışında bir ikna yolu olduğunu, açık söyleyeyim, düşünmüyorum. Yani Kürt özgürlük hareketi açısından da değerlendirdiğimizde, hayatını mücadeleye, direnişe adamış onlarca neferden bahsediyoruz. İşte bunu sadece gerilla sahası için de ifade etmeyelim. Zindanda onlarca direnişçiden bahsediyoruz. Diasporada onlarca insandan bahsediyoruz. Siyaset ve politika nedeniyle bulunduğu coğrafyanın dışına çıkmak zorunda olan insanlar topluluğu bunlar. Şimdi bu zeminin sürece iknası nasıl olacak? 
 
Mesela geçtiğimiz günlerde Avrupa’dan gelen bir değerlendirmede, işte “Bir çağrı olursa geliriz” diye bir ifade vardı. Şimdi o çağrıyı birebir Başkan kendisi yapmadan, Başkan geldiklerinde bu sürecin nasıl işleyeceğini, nasıl yürüyeceğini ifade etmeden gerçekten geleceklerine inanıyor musun? Mümkün değil bu. Hangi gerilla silahını yere bırakıp Başkan’la hiçbir temas kurmaksızın yola revan olur da gelir buralara? Mümkün müdür bu? Mümkün değildir. O anlamıyla sistem, Başkan’ın bu süreci birebir, direkt temasla koordine edeceği, direkt yürüteceği alanlar yaratmak zorunda. Yine aynı şekilde, kaygılandığı, aşırı tedirginlikle karşıladığı toplumsal zemin ve toplumsal refleksi de aşabilecek yegâne yöntem, Başkan’ın Kürt kamuoyuyla basın ve medya üzerinden direkt temas kuracağı alanları açığa çıkartmasıdır. O anlamıyla biz de bunu bekliyoruz. 
 
“Kürt özgürlük hareketi üzerine düşen bütün görevleri bir bütün olarak yerine getirmiştir. Bu saatten sonra, kendilerinin ifadelerinden ve yapılan açıklamalardan da okuduğumuz kadarıyla, atılacak başka bir adım kalmamıştır. Bu saatten sonra bütün niyet beyanlarını ortaya koymuşlardır. Sürece bağlılıklarını ortaya koymuşlardır.”
 
*Raporda AİHM ve AYM kararlarına eksiksiz uyum, infaz rejiminin gözden geçirilmesi ve şiddet içermeyen fiillerin terör suçu sayılmaması öneriliyor. Bunlar yeni bir düzenleme beklenmeden de adım atılabilecek alanlar içeriyor. 1 Ekim’de açılacak Meclis’in ve yürütmenin bu başlıklardaki ilk somut adımı ne olmalı?
 
Her şeyden önce bir yargı zinciri hâlâ devam ediyor. Sanırım bir görüşmede, heyete yansıyan değerlendirmelerden birinde Başkan şunu ifade etmişti: “Yıllarca sizi yargılayan yasalar hâlâ yerinde duruyor.” Şimdi bu çok önemli bir şey. Yani bir süreç 2 yıldır, 2,5 yıldır yürütülüyor. Çok ciddi bir masanın kurulduğu, kritik bir zeminde yürüyen bir dönemden ve tarihî bir süreçten bahsediyoruz. Ama yasalarda herhangi bir kımıldama yok. TMK hâlâ olduğu gibi yerinde duruyor. O anlamıyla Türkiye’de mücadele yürütmüş çocuklar TMK mağduru.Evinde oturan bir anneden tutalım bir esnafa kadar, hayatın içinde herkes bu yasanın çemberinde çok büyük bedeller ödedi. Şimdi benzer bir durum devam ediyor. Neyi ifade ediyor yasal denklemde? “Şu kadar süre erteleme” diye bir tanım koyuyor. Erteleme dediğin şey, “Yarın çıkartıp kullanırım”a denktir. Bunu bilmek lazım. Şunun üzerinden ifade ediyorum: Bundan vazgeçmesi gereken bir iktidar gerçekliği var. Kürtler 50 yıllık mücadelelerini keyfekeder yürütmedi. Dişiyle tırnağıyla, hayatıyla, bedel ödeye ödeye yaşadıkları ve silsilesini oluşturdukları bir tarihsel gerçeklikten geçtiler.
 
Şimdi bu tarihsel gerçekliği toplamında ele aldığımda, işte herhangi bir klasik söylemle “Gelsinler, 2 yıl kalsınlar; 2 yılı da demokrasinin kılıcı gibi herkesin boynunda tutayım. Eğer ihtiyaç duyarsam bunu da çıkartıp kullanırım” diyen bir iktidar gerçekliği karşısında yine kimse kalmaz.  2013 sürecini unutmadık, biliyorsunuz. 2013’te “Süreci buzdolabına kaldırdık” diyen bir iktidar aklı bugün benzer bir durumu yeniden inşa edebilir. Pekâlâ yeniden o 2 yılı kullanabilir ve hakları yeniden bir şeyin içerisine getirebilir. Bu büyük bir kaygı. Bu anlamıyla bu kaygıları giderecek olan da sistem gerçekliğidir, muhatap gerçekliğidir, iktidar gerçekliğidir. Bu noktada ne kadar samimi olduğunu bundan sonraki süreçte daha net ve daha açık ifade etmek zorundadır. Kürt özgürlük hareketi üzerine düşen bütün görevleri bir bütün olarak yerine getirmiştir. Bu saatten sonra, kendilerinin ifadelerinden ve yapılan açıklamalardan da okuduğumuz kadarıyla, atılacak başka bir adım kalmamıştır. Bu saatten sonra bütün niyet beyanlarını ortaya koymuşlardır. Sürece bağlılıklarını ortaya koymuşlardır. Yine Başkan Apo’ya dönük bağlılıklarını ve perspektiflerine dair bağlılıklarını ortaya koymuşlardır. Ama bundan sonra kimse Kürt halkından savunmasızlık beklememelidir. Kürt halkından teslimiyet beklememelidir. Kürt halkı bu mücadeleyi 50 yıl bunun için yürütmedi. O anlamıyla tam da “dur” noktası orasıdır. Ya samimi bir müzakere, gerçek bir müzakere ya da elbette halklar kendi devrimlerinin ya da mücadelelerinin akış noktasını belirlerler. Bunu ifade ederken silahlı mücadeleye dönüş bağlamında ifade etmiyoruz. Ancak Ortadoğu coğrafyasında halklar kendilerini savunur, diye ifade edeyim. Mücadelelerini belirlerler, diye ifade edeyim.
 
*27 Şubat çağrısında demokratik siyaset, silah bırakma ve fesihle birlikte ele alındı; komisyon raporu da ifade özgürlüğü ve siyasal katılım alanında değişiklikler önerdi. Sizce silahlı mücadeleden demokratik siyasete geçişin gerçekleştiği hangi somut ölçütlerle anlaşılacak?
 
Şimdi biz 9 Ekim’e doğru giderken bunu konuşuyoruz. İşte komplo gerçekliği ve peşi sıra 15 Şubat, derin bir tecrit ve yalnızlaştırma politikası; İmralı gerçekliğinin içerisinde bir insanı yalnızlığa sıkıştırma biçimi, İmralı gerçekliğinin içerisinde toplumu sıkıştırma biçimi ve bunun içerisinde de büyük bir direniş hâli, büyük bir var olma biçimi... Öyle ifade edelim. Biz bu dönemi de yeniden var olmanın yaratım biçimi olarak nitelendirdik. Şimdi bu tecritle neredeyse yıllardır mücadele etmiş bir halkız. Ancak geldiğimiz aşamada elbette hâlihazırda tecritten bahsetmenin kendisinin, süreç bağlamında en ağır söz olduğunu ifade etmekte fayda görüyorum. Neredeyse sürecin ana denkleminde 3 ya da 4 kritik aşamada derin tecrit uygulandı. Kimisi 40 gün, 50 gün ve benzeri. Ya da “Ben istersem gidersiniz, ben istersem yürütürsünüz” denklemi; “Ben istersem adanın kapısı açılır” denklemi. Bu noktada toplum... Ben ısrarla toplum diyorum. Çünkü ben özgürlük hareketinin toplumsallaşma zeminini, Başkan’ın toplumsallaşma zeminini bütünlüklü, o kadar vahdetivücut olarak ele almak gerektiğini düşünüyorum ki toplumun kendi denkleminde bunun kabulü yoktur. Yani en büyük refleks buradadır. Mesela sistem, hemen her değerlendirmesinde ısrarla “toplumsal hassasiyet” diye vurgular. Toplumsal hassasiyetin bir de Kürdistan tarafını görmeleri gerekir. Toplumsal hassasiyetin bir de Kürdistan dokusunu koklamaları gerekir. Tam da o noktada Kürdistan, tecridin bu hâliyle yürütülmesini, dahası Önder Apo’nun bundan sonraki süreci bu şekliyle yürütmesini asla kabul etmiyor. Çok net tutum koyuyor ortaya. Newroz’da koydu, 8 Mart’ta koydu. Sürecin bu denkleminin tamamında da koydu. Ama çok net şunu ifade ediyor: Önder Apo bir koordinatördür. Sürecin ana koordinatörü, ana yürütücüsü, ana oluşturucusudur.
 
40 gün, 45 gün, 50 gün bir heyetin bile gidip kendisiyle görüşmemesi kısmını geçiyorum. Artık toplumun kendisi görüşmek istiyor. Adaya gitmek istiyor. Anneler adaya gitmek istiyor. Gençler adaya gitmek istiyor. Gençler orayı özgürlük adasına dönüştürmek istiyor. Ve bu anlamıyla mücadelenin bundan sonraki hattını da buna göre inşa edecekler. Buna göre örecekler. Biz toplumla yürüttüğümüz tartışmalarda, yaptığımız toplantılarda ya da işte bir araya gelişlerimizde gençlerden, halktan, toplumdan bunu duyuyoruz. Bizim en sert, en keskin meselemiz Önder Apo’nun özgürlüğü ve ona bağlı yürütülen süreçtir. Süreci koordine etme biçimidir. Eğer Önder Apo süreci koordine etmiyorsa, edemiyorsa bu, sürecin kendisiyle ilgili “Var mı, yok mu?” tartışmasına dönüşür. O anlamıyla geldiğimiz nokta çok kritik bir aşama. Elbette önümüzdeki döneme dair bunları ifade ederken şöyle anlaşılmamalı: Bir umutsuzluktan bahsetmiyorum. Elbette en devrimsel taraftan, en devrimci taraftan derin bir umut besliyoruz. Ancak bu umudun kendisi eğer gerçekliğe evrilmiyorsa, bu umudun kendisi eğer bir realitede toplanmıyorsa, suya yazı yazmanın da bir anlamı yoktur. Elbette devrimciler, toplum kendi yolunu bulacak ve bunun yolunu yapacaktır. Denir ya, bir yol eğer yoksa o yolu yapmaktan sorumlu bir halk gerçekliğimiz var. Buna da hizmet eder diye düşünüyorum. 50 yıl kadar daha.
 
“iki tane yasayı, iki tane düzeltme meselesini Millî Güvenlik Kuruluna sevk edeceksin. Oradan karar bekleteceksin halka. Şimdi bunu hangi halk kabul eder? Bunu hangi doğru müzakere aklı kabul eder? Süreci böyle sıradanlaştırmamak gerekir.”
 
*Silahsızlanma ve yasal düzenleme tartışmaları öne çıkarken, Kürt sorununun toplumsal ve siyasal boyutları da gündemde duruyor. Anadilde eğitim, yerel demokrasi ve eşit yurttaşlık talepleri sürecin hangi aşamasında, kimlerle müzakere edilmeli? Bunların sonraya bırakılması kalıcı barış açısından nasıl bir sonuç doğurur?
 
Elbette iktidar bunun ana muhataplarından birisidir. Kendi muhatabıdır. Bunu tek başına istihbari yapılarla ifade edemeyiz. Ya da diyelim, artık bu süreç Meclis’e taşınmıştır. Resmî mücadele zeminimiz de tam orada kendini gün yüzüne çıkartır. Dil hakkı, kültürel haklar... Bu anlamıyla toplumun, tam da hukuki zeminde yasal güvence alınmasını beklediğimiz yerde duruyor. İşte o yüzden ifade ettim: Biz bu süreci bir “al ver” süreci olarak tanımlamadık ama bu sürecin toplumsal bir getirisinin olmayacağını ve bu haklarımızdan vazgeçtiğimizi de ifade etmedik. Tam tersi, “Bu haklara kavuşma zamanıdır” dedik. “Bu haklarla buluşma zamanıdır” dedik. Geldiğimiz aşama, bu sürecin ana muhatabının Meclis çatısı altında, resmî zeminde ve hukuki boyutta süreci işletmesi gereken bir zemin. Yani o yasanın MGK kararlarına bağlanması... İşte diyelim, çok enteresan bir değerlendirme. Onu belirtmekte fayda var. Yani çok kritik, tarihî bir süreçten geçiyorsun. Çok kritik, tarihî bir dönemi inşa ediyorsun.
 
Eğer bu dönemi inşa edemezsen belki 100 yıllık bir çatışma zemininin arasında sıkışıp kalacaksın. Ortadoğu gerçekliği, sadece Türkiye’yi, sadece bulunduğumuz ülkeyi değil, bütün Ortadoğu’yu uluslararası zeminin avuçlarına tepsiyle sunacak. Tam da bu eşikte sen tutacaksın, iki tane yasayı, iki tane düzeltme meselesini Millî Güvenlik Kuruluna sevk edeceksin. Oradan karar bekleteceksin halka. Şimdi bunu hangi halk kabul eder? Bunu hangi doğru müzakere aklı kabul eder? Süreci böyle sıradanlaştırmamak gerekir. Bu anlamıyla daha fazla ciddiyet gerekir. Zaman zaman bazı ciddiyet sorunlarıyla karşı karşıya kalıyor elbette sürecin yürütücüleri. Bunu düzeltmek gerekir.
 
“Şimdiden onlarca hazırlık yapma eğilimindeler. ‘Alt zeminler nasıl yaşanacak?’ sorusuna bile cevaplar aramaya çalışan bir yerdeler. Ama şunu belirtelim;  Nasıl yaşanacağının cevabı, politik yaşanacak olmasıdır ve politik yaşanma biçimi de garanti altına alınacak.”
 
*Sürecin Meclis ayağında partiler arası görüşmeler ve komisyon çalışması yürütüldü. Kadın örgütlerinin, Barış Annelerinin ve çatışmadan etkilenen kadınların talepleri karar süreçlerine nasıl yansıdı? Yeni yasama yılında kadınların yalnızca görüş bildirdiği değil, kararların oluşumuna katıldığı bir mekanizma nasıl kurulabilir?
 
Her şeyden önce Meclis’in toplumun birçok kesimini dinleme süreci elbette önemliydi. Bizim açımızdan da, yani bir bütünlük içerisinde tarafsız kalma çabasıyla herkesin dönemi ve süreci beklediği yerden ifade etmesi kıymetliydi. Kadınlar da bu dinleme zeminine dahil olarak bir tartışma yürüttü. Ama sonuç itibarıyla rapora geldiğimizde, yani o tartışmaların raporuna geldiğimizde, kadınlar o raporda yer alamadılar. O anlamıyla ben bunu sadece Kürt kadın hareketi adına ifade etmiyorum. Türkiyeli kadınlar adına ifade ediyorum. Bu coğrafyada yaşayan bütün kadın mücadele alanları, feminist kadınlar ya da işte diyelim Türkiye’de ötekileştirilmiş bütün kadınlar adına ifade ediyorum. Neredeyse bu sürece can havliyle dahil olmaya çalışıyorlar. Geçtiğimiz günlerde bir kadın da ifade etmişti. Çok güzel bir değerlendirmeydi: “Mücadelenin ana merkezinde kadınlar var ama siz ‘Bundan sonrasında yoksunuz’ diyorsunuz. Masada yer yoksa ben o masada yer açarım” diye ifade etmişti kendisini. Hakikaten çok duygulanmıştım bu değerlendirmeye. Çünkü masaların kadınlara kapatıldığı bir iktidarsal sistemden bahsediyoruz.
 
Geçtiğimiz günlerde hatırlarsınız,  Meclis’te oluşturulmuş yeni koordinasyon, yani barış koordinasyonu bir araya geldi. Çok ciddi bir görüntü yansımadı ama görüntünün ana resminde bir erkek güruhu, devasa bir orduyla oturmuş süreci tartışıyordu. Şimdi bu bizim asla kabul edebileceğimiz bir şey değil. O masaların içinde kadınlar olmak zorunda. Bunu tek başına sürecin bir tarafı olarak ifade etmiyorum. Yani iktidardan da olsa kadın olmalı. İktidardan da muhalefetten de kadınlar o masalarda süreci yürütmeli, sürecin sözünü kurmalı. Kadının kurmadığı hiçbir söz barışa evrilmez. Bunu bilmekte fayda var. O anlamıyla kadınlar, özellikle bu son dönemde çok yoğun bir şekilde bu sürecin izleme pozisyonunu, izleme koordinasyonlarını, komisyonlarını tartışıyor. Bu anlamıyla biz de sıklıkla kadın mücadele alanlarıyla bir araya geliyoruz ve “İzleme koordinasyonlarında süreci nasıl izleyeceğiz, nasıl yürüteceğiz?” sorusuna biraz odaklanmış durumdayız. Ama bunu da şöyle ifade etmek lazım: İzleme komisyonları, evet, fiilî olabilir, resmî olmayabilir. Ama bu sürecin en ana, dinamik mekanizmasıdır. Sürecin itici gücüdür.
 
Sivil toplum örgütleri ve kadın mücadele alanlarısüreci denetleme mekanizmasıdır. Neyi denetleyecekler? Şöyle söyleyeyim: Mesela bizim açımızdan hayati olan mücadele yürütmüş gerillalar, mücadele yürütmüş zindan tutsakları, mücadele yürütmüş Avrupa diasporasındaki insanlar ya da bulundukları coğrafyadaki kadınlar siyaset yapmak istiyor. Bunlar politik bir akılla yaşadı. İdeolojik bir akılla yaşadılar ve politik bir zihne, fikre sahipler. Bu kadınlar politikaya geliyor. Bu kadınlar mücadeleye geliyor. Peki bunu yapabilecekler mi? Tam da mesele bu. Yani yasanın çıkıp çıkmaması sürecin ana merkezinde izlenmesi gereken bir noktaysa, bir de bu gelişler içerisinde politik zeminde mücadele edebilecek kadınlara zemin yaratabilecek miyiz? İktidar bu konuda dokunulmazlık alanları yaratacak mı? Bu kadınların etrafında çember oluşturup bir özgürlük mücadelesi zemini el birliğiyle oluşturabilecek miyiz? Temel meseleyi ben buradan ele alıyorum. Elbette birçok tartışma yürütülüyor. Özellikle Türkiyeli kadınlar çoklu tartışmalar yürütüyor. Ben çok kıymetli buluyorum yürüttükleri tartışmaları. Şimdiden onlarca hazırlık yapma eğilimindeler. “Alt zeminler nasıl yaşanacak?” sorusuna bile cevaplar aramaya çalışan bir yerdeler. Ama şunu belirtelim;  Nasıl yaşanacağının cevabı, politik yaşanacak olmasıdır ve politik yaşanma biçimi de garanti altına alınacak.
 
Kadınlar da mevcut tartışmaların ışığında biraz bunun etrafında koruma çemberi ya da yürütme çemberi oluşturacaklar. Bu konuda bir inancın, bir kararlılığın olduğunu son yürüttüğümüz tartışmalarda da çok fazla hissettim. 
 
*Raporda AİHM ve AYM kararlarına eksiksiz uyum, infaz rejiminin gözden geçirilmesi ve şiddet içermeyen fiillerin “terör suçu” sayılmaması öneriliyor. Bunlar yeni bir düzenleme beklenmeden de adım atılabilecek alanlar içeriyor. 1 Ekim’de açılacak Meclis’in ve yürütmenin bu başlıklardaki ilk somut adımı ne olmalı?
 
Önder Apo’nun özgürlüğü. Yani bunu net olarak ifade ediyoruz. Ütopik bir şeyden bahsetmiyorum. Çok net. Bir süreci eşit taraflar yürütür. Yani koşullar eşitlenmeli ki süreç doğru temelde yürütülebilsin. Birkaç metrekarelik hücrenin içerisinde bir halkın liderini tutarak, kapıları sıkı sıkı kapatarak, tecrit uygulayarak bir süreç yürütemezsin. Doğalında, eğer böylesi üçlü bir başlangıç ifade edersem, ilki Önder Apo’nun özgür çalışır, özgür yaşar ve özgür katılır koşullarının, süreci koordine eder koşullarının amasız fakatsız ve herhangi bir şarta bağlanmaksızın hemen devreye konulması. Elbette bir diğeri de yasanın bir an önce devreye sokulması. Yani gelişlerin önünün açılması. Bir diğeri de önümüzdeki dönemde demokratikleşmenin önünü açacak yasal tartışma koordinasyonlarının, komisyonlarının hızlıca oluşturulup ön tartışmaların başlatılması.
 
“Gelişler için hazırlık içerisindeler. Şimdi bunun önünün açılması gerekir. Nedir engel? Sadece zihinsel bir engel var, zihniyetsel bir engel var. O noktada o zihniyeti kırmak gerekir. Yani gelişler olacak ama “Yasa yok, gelmeyin” pozisyonuna getiriyorsan orada bir problem var.”
 
*Tecrit sürüyor, sürece dair krizlerin yaşandığı belirtiliyor. Nedir bu krizler?
 
Elbette sürecin kriz alanları var. Bunu bilmekte fayda var. Her şeyden önce fazlaca karşılıklı beklenti zemininin kendisi bir kriz alanı. Bir diğeri, az önce de belirttik, tecrit meselesi bizim açımızdan temel kriz alanı. Yani görüştürmeme meselesi, iletişim kurdurmama meselesi, ailenin, avukatların dahi kendisiyle temas kuramama biçiminin kendisi samimiyet tartışmasıdır. Çok net. Bunu kriz olarak görmek gerekir. Bunu ciddi bir zemin olarak görmek gerekir. O anlamıyla bahsedilen kriz noktaları elbette bunlar. Ama diğeri şu zemin: Özellikle “Silah bırakıldı mı? Bırakılacak mı? Bana teslim edilecek mi?” sorularına indirgeyen bir aklın kendisi kriz yaratmak ister. Yani “Silahı bana verdin mi, vermedin mi?” meselesi. Dünyadaki çatışma ve çözüm deneyimlerini, hepsini çıkartalım, beraber tartışalım, bakalım. Hiçbir güç bir diğer güce silahını teslim etmemiştir. Böyle bir gerçeklik yok.  Elbette Türkiye’de ya da bu sahada yaşadığımız sürecin kendi içinde bir biricikliği var ama bir de karşılıklı bir onur kırma meselesi var. O anlamıyla bu tür taleplerin kendisi biraz süreci bilinçli olarak yokuşa sürme, zora sokma eğilimidir. Yoksa “Silahı bıraktım ve çatışmayı durdurdum, silahı Türkiye’ye karşı tehdit unsuru olmaktan çıkarttım” diyen bir örgüt için gerçekten süreç bitmiştir. Bu kadar nettir. Silahı nereye bıraktı, nereye gömdü, nereye getirdi? Ortadoğu gerçekliğinde silah bulmak bu kadar zor mudur?  50 yıldır insanlar Ortadoğu’da silahı nasıl buldular? O anlamıyla, ertesi gün örgüt kurmak ve çatışmaya girmek istese yine bunu gerçekleştirecek bir akıldan bahsediyoruz. Doğal olarak şimdi buna indirgeyen, burada somutlaştıran bir akıl var.
 
Gelişler için hazırlık içerisindeler. Şimdi bunun önünün açılması gerekir. Nedir engel? Sadece zihinsel bir engel var, zihniyetsel bir engel var. O noktada o zihniyeti kırmak gerekir. Yani gelişler olacak ama “Yasa yok, gelmeyin” pozisyonuna getiriyorsan orada bir problem var. Bunu bilmek lazım. Düşünsenize, yüzlerce insan yola revan olacak. “Ben artık çatışmak değil, siyaset yapmak istiyorum” diyecek. Ama “Şu anda uygun değiliz. Yasa da henüz yok. Gelmeseniz iyi olur” diyen bir akılla nasıl müzakere yürüteceksin? Şimdi burada süreç donar ve tıkanır. Onu bilmekte fayda var.
 
“Biz olduğumuz yerde sayacağız, zihniyetsel bir değişim olmayacak, sistemsel bir değişim de olmayacak ama biz yine de barışalım” diyen bir akılla kimse barışmaz."
 
*Son olarak, süreci yalnızca yapılan açıklamalarla değil, insanların yaşamındaki değişimle değerlendirdiğimizde, önümüzdeki bir yılda hangi gelişmeler yaşanırsa “Barış ve Demokratik Toplum Süreci yeni bir aşamaya geçti” diyebilirsiniz?
 
Her şeyden önce gerçekten bir dilin ve üslubun değişmesi gerekir. Söylem biçiminin kapsayıcı olması gerekir.  Klasik anlamda şöyle ifade edemiyorum... Öyle kardeşlik söylemlerinden ziyade daha hakikati yansıtan, toplumu bütünleştiren ve ortak, beraber yaşayabilme dilini geliştiren bir dil. Bir diğeri, samimiyetle değişebileceğini ifade eden bir söylem biçimi. Yani “Biz olduğumuz yerde sayacağız, zihniyetsel bir değişim olmayacak, sistemsel bir değişim de olmayacak ama biz yine de barışalım” diyen bir akılla kimse barışmaz. Yani mevcut Cumhuriyet’le bir sorunumuz var. Bu sorun sadece Kürtlerin sorunu değil. Bu sorun bu ülkede yaşayan bütün ezilmişlerin sorunu. Bu sorun bütün yok edilmişlerin sorunu. Bu sorun bütün varlığını ispatlamak zorunda olan kadınların sorunu. Bu sorun gençlerin sorunu. O anlamıyla Cumhuriyet’le sorunu olan bu kadar derin bir zemin varken, “Ben mevcut Cumhuriyet’in kodlarıyla bu halkla yeniden buluşurum” demek gafilliktir, başka bir şey değil. O anlamıyla biz bu cumhuriyetin Cumhuriyet'in demokratikleşmesinden bahsediyoruz. Bu cumhuriyetin yeniden dönüşümünden ve bu yeni cumhuriyete dahiliyetten bahsediyoruz.
 
Elbette bunun ana muhataplarından bir tanesi iktidardır ve bu konuda irade beyan etmelidir. Bu konuda karar beyan etmelidir. Toplum bunu duymak istiyor. Evet, yani toplum “Biz değişeceğiz, bir dönüşüm perspektifimiz var, bu noktada bir irademiz var” sözünü ve bir takvim bekliyor. Yani kendini takvimlendirmemiş... “Yol yürür, ben ona göre adım atarım” esprisiyle günlük, spontane gidişatta kendini inşa etmeye çalışan bir aklın kendisi kalıcı barışı inşa etmekten uzaklaşır. Tekrar ifade edelim: Bu sürecin kuru kuruya bir barış değil, kalıcı bir barışa evrilmesini istiyoruz. Çünkü bazı deneyimler gösteriyor ki barış tanımı sadece siyasi bir denklemde ele alınmıyor; yani silah bırakma zemininde ele alınıyor. Sadece silah bırakılan bir barış değil, demokratikleşen bir barış esasından bahsediyoruz. O anlamıyla silah bırakma meselesi bir teyit, tespit meselesidir. Onu gerekli kurullar yürütür ve gereklilikler yerine getirilir. Ama Önder Öcalan’ın da içinde yer aldığı, merkezinde yer aldığı bir siyasallaşma, demokratik siyasal zeminin oluşturulması ve bunun Demokratik Cumhuriyet mekanizmasına da evrilmesi, orayla buluşması, orada yeniden birlikte yaşamanın perspektifini oluşturması bu süreç bağlamında en temel beklentilerimizden bir tanesi.