Tarikat ve şüpheli ölüm sarmalını örten medya dili
- 09:04 8 Mart 2026
- Medya Kritik
Elfazi Toral
HABER MERKEZİ – Fatma Nur Çelik’in “Başıma bir şey gelirse sakın intihar demeyin” sözlerine rağmen ana akım medya, şüpheli ölümü “ölü bulundu” manşetleriyle failden, tarikat bağlantılarından ve yargıdaki ihmaller zincirinden arındırılmış bir olay gibi yansıttı.
Türkiye’de günden güne artış gösteren kadın ve çocuk katliamları, erkek egemen sistemin, tarikat-cemaat sarmalının ve yargıdaki cezasızlık uygulamalarının sistematik bir sonucu haline geldi. Fatma Nur Çelik ve Hifa İkra’nın şüpheli ölümünde olduğu gibi, faillerin “aile”, “vakıf” veya “baba” sıfatları arkasına gizlenmesi, katliamların politik niteliğini örtbas etmenin bir yolu haline gelmiş durumda. Devletin koruma mekanizmalarının işletilmemesi ve İstanbul Sözleşmesi gibi hayati güvencelerin hedef alınması, failleri cesaretlendirirken kadınlar ve çocukları şiddet sarmalında korumasız bırakıyor.
Özellikle “şüpheli ölüm” kavramı, son yıllarda sıkça kullanılır hale geldi. Fatmanur’un “Başıma bir şey gelirse sakın intihar demeyin” vasiyeti, aslında bu ülkedeki binlerce kadının ortak kaygısını ve faillerin nasıl aklandığını özetleyen nitelikte. Yayın yasakları ve medya sansürüyle gerçeklerin sesi kısılmaya çalışılsa da, artan bu şiddet dalgası karşısında çözüm; ölümü “intihar” ya da “kader” diyerek normalleştirmek veya meşrulaştırmak değil, failleri koruyan bu eril düzeni topyekûn teşhir etmek ve gerçek adaleti sağlamaktır.
Cenazeyi kadınlar taşıdı
Bu hafta ana akım medyanın manşetlerinde yine o bilindik eril dil vardı. İstanbul Zeytinburnu sahilinde şüpheli bir şekilde yaşamını yitirmiş halde bulunan Fatma Nur Çelik ile 8 yaşındaki çocuğu Hifa İkra, medya tarafından adeta bir “trajik aile dramı” ya da “gizemli bir intihar” gibi servis edildi. Oysa Fatma Nur’un ölmeden önceki çağrısı herkes tarafından biliniyordu. “Başıma bir şey gelirse bunun intihar gibi gösterilmesine izin vermeyin” demişti.
Ana akım medya, Fatma Nur Çelik’in çocuk yaşta uğradığı tecavüzü ve failin bir “vakıf/tarikat” yöneticisi olduğunu ya gizledi ya da tamamen görmezden geldi. Haberi “Anne ve kızı ölü bulundu” şeklinde pasif bir dille vererek, ortada bir fail, bir ihmal ve bir sistem sorunu olduğu gerçeğinin üstünü adeta örttü. Medya, Fatma Nur Çelik’in aylarca, hatta yıllarca süren hukuk mücadelesini, savcıların neden değiştirildiğini ve koruma kararlarının neden uygulanmadığını sorgulamak yerine; olayı “intihar etti”, “ölü bulundu” ifadelerine hapsetti.
Cenazedeki kadınların “Erkekler bu tabutu taşıyamaz” diyerek gösterdiği direniş ise çoğu mecrada “cenazede gerginlik” olarak nitelendirildi. Oysa o tabutları taşıyan kadınlar, sadece Fatma Nur’u ve çocuğunu değil, medyanın görünmez kılmaya çalıştığı hakikati de taşıyordu.
Doğal bir olay mı?
Ana akım medya, haberi çoğunlukla “Anne ve kızı ölü bulundu” veya “Sır ölüm” başlıklarıyla verdi. Oysa Fatma Nur’un hayatı bir “sır” değil, göz göre göre gelen bir katliamın göstergesiydi. Birçok gazetenin de dikkat çektiği üzere; çocuk yaşta tecavüze uğrayan, bu faille evlendirilen ve kendi çocuğu da aynı fail tarafından cinsel saldırıya maruz bırakılan bir kadının “ölü bulunması” tesadüf değildir.
Medya, “bulundu” fiilini kullanarak faili, erkek egemen sistemi ve tarikat/vakıf yapılarını cümlenin dışına itti; olayı adeta doğal bir olaymış gibi yansıttı.
Sorgulanması gereken şey ne?
Fatma Nur Çelik’in aylar öncesinden medyaya yansıyan görüntülerinde yer alan “Başıma bir şey gelirse sakın intihar demeyin” ifadesi, medyanın en çok sansürlediği ya da magazinleştirdiği kısımlardan biri oldu. Medya, bir kez daha bir kadının hayattayken yaptığı çağrıyı görmezden geldi.
Sürekli “intihar” adı verilen bu şüpheli ölüm, yalnızca medyanın diliyle değil; aynı zamanda yargıdaki cezasızlık zırhını ve vakıf/tarikat baskısını temize çekme çabasıyla da ele alınmalıdır. Fatma Nur, çocuğu için adalet nöbeti tutarken defalarca susturulmaya, vakıflar tarafından tehdit edilmeye çalışıldı. Ana akım medya ise bu direnç anlarında Fatma Nur’un yanında durmak yerine, bugün onun ölümünü “hüzünlü bir son” gibi sunmayı tercih etti.
Burada asıl sorgulanması gereken şey; yargı mekanizmalarının neden sessiz kaldığı ve koruma kararlarının neden kağıt üzerinde bırakıldığı olmalıydı.
Medya olayı meşrulaştırmanın ötesine geçemedi
Başta Yeni Şafak olmak üzere birçok medya kuruluşu, hem kadının hem de çocuğun yıllardır fail Ayhan Şengüler tarafından maruz bırakıldığı sistematik şiddeti görmezden geldi. Cumhuriyet Gazetesi olayı ilk olarak “Zeytinburnu sahilinde anne ve kızının cesedi bulundu” başlığıyla servis ederken, cenaze törenine dair paylaşımında ise “Zeytinburnu’nda ölü bulunan Fatma Nur Çelik ve kızı Hifa İkra Şengüler’in ardından, Avukatın Sesi İnisiyatifi’nin başvurusu üzerine mahkeme, istismar sanığı baba Ayhan Şengüler’in cenazeye katılımını yasakladı” ifadelerine yer verdi.
Burada da “baba” sıfatıyla kurulan dil dikkat çekti. Ana akım medyada “Adeta ölüme yürüdü” gibi manşetler de sıkça yer aldı. Ana akım medya; tarikat/vakıf sarmalında cinsel saldırıya uğrayan Fatma Nur ve çocuğunun adalet arayışını ve direnişini değil, mahkemenin bir “lütuf”muş gibi sunulan yasaklama kararını öne çıkardı.
BirGün gazetesi ise “Tarikat karanlığı anne ve kızını aldı” başlığını attı. Halk TV’nin “Tecavüzcüsüyle evlendirilen anne ve kızı” manşeti de olayı meşrulaştırmaktan öteye geçemedi. Ayrıca Yeni Şafak, Fatma Nur Çelik ile çocuğu Hifa İkra’nın şüpheli ölümünün ardından cinsel saldırıya karşı yürütülen adalet mücadelesine destek veren Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği ile avukatları hedef aldı.
Yaşanan olaylar karşısında, özellikle toplumsal duyarlılık gerektiren dosyalarda dil oldukça önemlidir. Haber yaparken ya da bir durumu aktarırken kullanılan tek bir sıfat bile, okuyucunun olaya bakışını tamamen değiştirebilir. Bu nedenle olayları doğru tanımlamak ve doğru habercilik yapmak, gazetecilik etiğinin en temel ilkelerinden biridir.
Sansür
Fatma Nur ve Hifa’nın katledilmesine dair getirilen yayın yasakları ise başlı başına bir sansür pratiği olarak öne çıktı. Yasaklarla medyaya engel olunmaya çalışılsa da gerçekleri toplumla buluşturmak isteyen çok sayıda gazeteci vardı. Bu yasak, toplumun doğru bilgilendirilmesini engelleyen, cezasızlığı ve Bakanlığın ihmaller zincirini görünmez kılmaya dönük bir girişimdi.
Ancak tüm çabalara rağmen bunu gizleyemediler. Hakikatten korkan bu sansür mekanizması ve ana akım medya, Fatma Nur’un “İntihar demeyin” vasiyetini ve adalet nöbetini halkın hafızasından silmeyi hedeflerken; özgür basın ve muhalif basın, kadının beyanını esas alan manşetlere yer verdi.
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’ndan ‘reddedici tutum’ paylaşımı
Özellikle Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın, Fatma Nur’un adalet arayışına ve şüpheli ölümüne dair yaptığı açıklama tepkiyle karşılandı. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı açıklamasında şu ifadelere yer verdi: “Sağlık kontrollerinin düzenli yapılmadığının anlaşılması üzerine tedavi sürecinin aksamaması için gerekli çalışmalar yürütülmüş ancak bu süreçte annenin reddedici tutumları sebebiyle yönlendirmelere olumlu yanıt alınamamıştır. Çocuğun sağlık durumunun risk altında olması nedeniyle 02.03.2026 tarihinde acil koruma kararı çıkartılmış ve konu adli makamlara intikal ettirilmiştir. Aynı gün adrese gidilmiş ancak kimseye ulaşılamamıştır.”
Bakanlığın, Fatma Nur’un adalet arayışını ve güvensizliğini “reddedici tutum” olarak nitelendirmesi, sorumluluğu kadına yükleyen bir yaklaşım olarak öne çıktı.
Önergede isim sansürü
Ayrıca Meclis’te Fatma Nur ve Hifa için soru önergesi verildi. Kur’an’a Hizmet Vakfı yöneticisi Ayhan Şengüler’in isminin, 3 yıl önce Sera Kadıgil’in verdiği soru önergesinde Meclis kayıtlarından silindiği ortaya çıktı.
Fatma Nur Çelik’in ve çocuğunun şüpheli ölümünü “doğal bir olay” gibi yansıtan eril medya dili, sadece bir kadının sesini değil, yargıdaki ihmaller zincirini de sansürleyerek gerçeklerden uzak bir yayıncılık pratiği sergiledi.









